|
YANMAK, YAKMAK ve AŞK
Emine ŞAHİN
|
YANMASI VE YAKMASI OLMAYAN BİR
SEVGİNİN
AŞK OLMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR
"Musa ÖZDAĞ"
Kısa bir cümle gibi görünen bu sözün
ifade ettiği anlam, yazılmaya kalkışılsa değil sayfalarca binlerce
cilt kitap meydana gelir. Onlar dahi bu mânâ deryasından bizlere
ancak bir katre sunabilir. Ayrıca bu sözün her kelimesi başlı başına
bir eser teşkil edecek konuları dile getirmektedir. Yanmak, yakmak,
sevgi ve üzerine bin bir tane eser yazılsa da henüz tarifi tam
anlamıyla yapılamayan AŞK…
Nedir yanmak? Neredeyse her cümlemizde
kullandığımız bu kelime öyle çok anlama gelir ki; an olur sıcak bir
cisme dokunduğumuzda yandım deriz yahut ateşe değdiğinde elimiz… An
olur çocuğu hastalanan bir anne, çektiği sıkıntıyı anlatmak için
“içim yandı” der veya bir yakınını huzur-u ilâhiye teslim eden bir
kişi, ciğer yangısını böyle ifade eder. An olur değerli eşyasını
yitiren bir adam “yandım anam” der “yandım anam” ya da sebebini
bilmeden yanar da içimiz “hayırdır inşaallah” diyerek hayırlı bir
haber bekleriz. An olur heyecandan yanmaya başlar kalbimiz,
uzaklardan gelecek bir sevgilinin yolunu bekleriz ve dahi ukba
korkusundan yanar tutuşur da can evimiz, son nefeste ne olur halim
diye inim inim inleriz… Sözü kısaca söyleyecek olursak, insan
olmamız hasebiyle bitmez bizim yanma nedenlerimiz. Oysa Hak
yolcuları bilirler ki bizi yana yakıla döndüren derdimiz aslında
birdir; o da Cemale olan aşkımız ve seyrine dair şevkimizdir. Bunun
dışındaki şeyler için yandım dememiz hep mecazîdir.
Hakiki mânâdaki yanmanın dile
getirilmesi ise en az elle tutup gözle göremediğimiz bir varlığı
anlatmak kadar zordur. Türlü teşbihler, mecazlar kullanılsa da bu
yolda, insan aczini ifade etmek zorunda kalır yine sonunda. Bütün bu
meşakkatlerin bilinciyle Yüce Mevlâmın kerem ve lütfunu umarak bu
hikmetler yüklü sözü açıklamaya çalışacağım. Rabbim, muhabbet menbaı
Efendimiz(sav), O’nun izinden ayrılmayan âşıkları ve bu güzel sözün
sahibi hürmetine “niyet hayır, akıbet hayır” ümidiyle giriştiğim bu
işte yâr ve yardımcım olsun.
Yanmak, mum gibi erimektir. Yanan bir
mum için için erir, tükenir. Yakından bakmayan kimse mumun eriyen
her damlayla azaldığını fark edemez, o sadece mumun etrafa saçtığı
ışığı görür ve ancak uzun bir müddet yandığında azaldığını idrak
edebilir. Oysa mum yandıkça damla damla azalmakta, eriyen her
damlası kızgın bir ateş olup dibine akmaktadır. Dibine damlarken su
renginde görünen mum eriği soğuyunca yine asıl haline dönmektedir. O
parçalar, ustası tarafından bir araya getirilse yeniden mum meydana
gelecektir ve yine eskisi gibi ışık verme görevini yerine
getirebileceklerdir. Onun bu halini gören şunu anlayacaktır ki
yanmak eriyip yok olmak değil yeniden kendin olmaktır.
Bin bir türlü mucize ile yaratılan
insanın hikâyesi de aslında için için yanan bu mumdan pek farklı
değildir. Yaratan’ın emriyle anneye emanet edilen nutfe türlü
aşamalardan geçerek varlık âlemine gelmektedir. Zamanla bölünerek
elleri, ayakları, gözleri ve diğer tüm organları meydana getiren
hücre elbette ki yaratanının çizdiği rota doğrultusunda hareket
etmektedir. O, nasıl dilediyse o şekilde vücut bulan bebek, ne bir
fazla ne de eksik dünyaya gelmektedir. Ve eksik meydana gelen bir
uzvu tıp ne kadar ilerlerse ilerlesin Yaratıcının yaratması kadar
şahane, kusursuz ve mucize niteliğinde meydana getirebilecek
değildir. Bizzat yaşadığım tecrübeler neticesinde şu kanaate sahip
oldum ki fıtratın yaratılışından milim denmeyecek kadar küçük bir
sapma tüm organizmayı baştanbaşa değiştirmektedir. Doğuştan türlü
donanımlarla gelse de bebek yaratılışı gereği olgunluk dönemine
kadar anne babanın yardımına muhtaçtır. Çeşitli aşamaları
katettikten sonra nihayet insanoğlu imtihan âleminde boy gösterecek
seviyeye gelmektedir. İşte bu andan itibaren bela ve musıbetler ard
arda gelmektedir ve insan bu olaylar karşısında göstereceği duruma
göre imtihanı başaracak veya başarısız olup bir de pişmanlığı
yaşayacaktır.
Yanmak, ney gibi sırlarla dolmaktır.
Tasavvuf Musıkîsi’nin en önemli âletlerinden olan Ney’in yapılışı da
yanmanın en güzel ifade edilişidir. Sulak bir arazide yemyeşil
olarak hayatına başlayan neyin içler yakan sesi çıkaracak hale
gelmesi hiç de kolay değildir. Kamışlıktan koparılan ney, uzun zaman
güneşin alnında bekletilmektedir. Öyle ki bu bekleyiş sonunda
kamışlıktaki o yemyeşil halinden eser kalmamaktadır. Yana yana
sararan neyin çilesi henüz bitmemiştir. Ayrıca bedenine yedi tane
delik açılacaktır ve dokuz tane de boğum yapılacaktır. Hazret-i
Peygamber Hz. Ali’ye ilâhi sırlardan biri tevdi eder. Hz. Ali bu
sırrı başkasına söylemek ihtiyacına daha fazla dayanamaz, onu bir
kuyuya söyler. Kuyuda biten bir kamış bu sırrı alır. Neyin yanık
yanık feryat etmesi bundandır.(2) Görünüşte güneşin
sararttığı zannedilen bu garip neyi aslında vatanından ve
dildeşinden ayrı kalması soldurmuş ve dert küpü haline getirmiştir.
Yanmak, her tarafı yaralı bir hasta gibi
ah çekip inlemektir. Bin bir çeşit dertlinin bulunduğu bir
hastahanede her tarafı yara bere içinde bir hasta yaraları her
sızladığında öyle bir ah çeker ki hiçbir yürek bu inleyişe
dayanamaz. Rengi sararmış, gücü azalmış, eli ayağı tutmaz olmuştur.
O sağlıklı günleri aklına geldikçe derdi daha da azmaktadır. Bütün
bunların ötesinde bu hastanın bir de yaşı ilerlemişse gayrı koskoca
dünyada ondan dertlisi yoktur.
Yanmak, gönülden yazılan birkaç beytin
seni yakıp tutuşturmasıdır. Yaman Dede, hayatının yazıldığı kitapta
İslâmiyet’e gönlünün akışını ne güzel anlatmıştır:
“Rüşdî ikinci sınıftayım, ders yılının
ortalarındayız. Farsça Hocamız bize Şeyh Sadi’nin Gülistan’ını
okuturdu. Arda sırada başka manzumeler de yazdırırdı. Bir gün siyah
tahtaya yazdırdığı birkaç beyit beni tutuşturmaya kâfi geldi.
Dershaneyi ve siyah tahtanın bulunduğu noktayı, daha dün olmuş gibi,
hatta şimdi oluyor gibi pek güzel hatırlıyorum.
“Dinle, bu ney nasıl şikâyet
ediyor,
Ayrılıkları nasıl anlatıyor:
Beni kamışlıktan kestiklerinden beri
Feryadımdan erkek, kadın herkes ağlayıp
inledi
Ayrılıktan parça parça olmuş kalp
isterim
Ki iştiyak derdini açayım”(3)
Mevlâna ismi bana pek tatlı geldi.
Aldığımız beyitler beni pek derinden sarstı. Son beyit hakikaten
sinemi şerha şerha etmişti. O andan itibaren tatlı tatlı yanmaya
başladım. Şiddetle yakan fakat anne busesi kadar tatlı gelen alevler
iç âlemimi kaplamıştı. Bunu hiçbir kelime ile anlatamayacağım.”(4)
Mevlana’nın yukarıdaki son beytinde dile
getirdiği üzere yanmak, sevgiliden ayrı kaldığı için ağlayıp
sızlamaktır. Ahmed b. Ebi’l- Havârî ağlamanın insanlığın alamet-i
farikası olduğunu bildiren şu sözü hiç unutulmamalıdır: “yanmak, taş
kalpli olmadığının alamet-i farikasıdır, ağlayıp sızlamıyorsan bu
sana en büyük azaptır."(5) Demek ki ağlayıp sızlayan
insan yufka yüreklidir. Kimseyi kıramaz, kimseye de kolay kolay
kırılmaz. Her sözünü düşünerek söyler, insanları incitmemek için
fazla konuşmaz, genelde zikr-i ilâhi ile meşgul olur. Kendisini
üzmek isteyenlere sükut ederek en güzel cevabı verir. Ebu Süleyman
ise “ağlamamak, ilâhi inayetten mahrum kalmaktır”(6)
Yanmak, her dem rıza makamında olmaya
çalışmaktır. Bin bir türlü derdin ve dertlinin olduğu bir küçücük
odada gönlünün ilâhî aşktan raksa kalkmasıdır. Mevlâ’nın kutlu
varlığını yanında hissedip tüm vücudunun ilâhi yakınlıktan hasıl
olan neşe ve neşveden irkilmesidir. Hem bedeninin hem de ruhunun bu
yakınlıktan doğan sürur ve saadetten gülümsemesidir. Ancak daima
rıza makamında olmak o kadar da kolay değildir. Her yiğit bu makama
ulaşamaz. Bunu âcizâne kendi hayatımdan bir misâlle dile getireyim:
“Kızımın hastalığı nedeniyle bir çok kez hastane ortamında kalmam
gerekti. İlk kalışlarım benim için gerçekten çok ağır olmuştu,
istedim ki bu seferkinde rıza göstereyim, değil gözyaşı dökme
yüzümün rengi dahi değişmeden hatta gülümseyerek Hakk’ın takdirine
boyun eğeyim. O an bu niyetimin etkisiyle öyle duygular içine düştüm
k,, sanki semanın tüm kapıları önümde açılmış gibiydi. Ruhumu çok
büyük ve tatlı bir neşe, tarifi imkânsız bir huzur sarmıştı. Sanki
hastanede değil de cennette sevdiklerimle gezer gibiydim. Dışarıda
hava kararmıştı pencereden baktığımda ama benim yüreğim
apaydınlıktı. Sanki Rabbim yanı başımdaydı da hadi ey kulum göreyim
seni diyordu, sanki ben âciz bir kul değildim de, heybeti yüksek mi
yüksek bir dağ oluvermiştim. Bu halim bir saat kadar sürdü. Bir
saatin sonunda yavrumun başından saçlarını kazıyıp damar yolunu
alnından takmaya karar verdiklerinde bendeki merhamet az önceki
havayı alıp götürmüştü. Üstelik iki saat kızım bu işlem için
ağlatılmıştı. Bir anda o büyük niyet elimden, yüreğimden uçtu gitti
ve ben istemeden de olsa başladım ağlamaya. Bir müddet sonra kendime
geldiğimde anladım ki benim gibi âciz kullar daima haddini bilmeli.
Ben merhametten diye bu halimi açılayıp avunmaya çalışsam da
Rabbimizin merhametinin yanında benim merhametimin esamesi bile
okunmazdı. Anladım ki benim rıza makamına ermeye aday olmam için
dahi eskilerin deyimiyle kırk fırın ekmek yemem lâzımdı, hatta kırk
fırın ekmeğin piştiği fırında benim de pişmem, yanmam lâzımdı. Dönüp
nefsime dedim ki: “Ey nefsim, sen haddini bil ve kulluk ve niyaz
makamından bir dem ayrı düşmemeye bak. Rıza makamına ermek sadece
senin çalışıp didinmenle olacak iş değildir, kulluk ve niyaz
makamında sebat edersen Rabbın umulur ki bir gün sana rıza makamını
da tattırır. Bu mama ermek ancak ve ancak O’nun dilemesiyle
mümkündür.
Yakmak, Allah dostunun cemalinde ufacık
bir tebessüme vesile olabilmek ümidiyle bir ömrü feda edebilmektir.
Yanmak, gözlerin açıkken de kapalıyken
de sevgilinin gül yüzünün gözlerinin önünden bir an dahi
gitmemesidir. gerçekmişcesine önünde salınan sevgiliyi seyredip
dokunamamak ve hem yakın hem ırak olmanın acısıyla kıvranmaktır. Bu
öyle bir acıdır ki şu bedeni sarıp ateşlere atmakla kalmaz; kalbinin
madden ve manen titremesine de sebep olur. Bu titreyişe sevgilinin
hayalini açıkken de kapalıyken de seyreden gözler de dayanamaz ve
billur gibi damlalar hasretten sararan yanaklarına kendiliğinden
dökülüverir. Ey Sevgili, ey kendini hem özleten hem de özleyen
Sevgili! Şunu bilesin ki seni özlemek bu kadar güzel ve huzur verici
ise vuslatındaki saadeti ve zevki ben tahmin edemiyorum ve sana
sadece şöyle yalvarmakla yetiniyorum! “Ne olur, bu biçâre sevenini
de vuslatına erenler arasından ayırma, bunu lütfuna ve keremine
güvenerek senden istiyorum.”
Yanmak, tüm haberleşme araçlarını
kullanarak ulaştığın Sevgiliden gizli bir işaret de olsa ufacık bir
karşılık ümidiyle saatlerce, gecelerce, günlerce beklemek ve her
günün sonunda başını yastığa koyarken yine de nazenin yâre seni
senden çok seviyorum diyerek veda edebilmektir. Yakmak ise tüm bu
araçları ortadan kaldırıp Sevgiliyle gönül yoluyla bağ kurmak ve her
aradığında onu yanı başında bulmaktır. Tıpkı Cennette canının
istediği bir şeyi düşünmenin yeterli olması gibi sana senden yakın
olan Sevgiliyle senin de zamansız ve zeminsiz görüşebilmendir.
Sevgili, öylesine Yüce ve yine öylesine mütevazıdir ki sevenleri her
ne zaman arasa onu yanında bulurlar. Ama maşukun âşıklarından en
büyük isteği her aradığında aşığın kalbini de kendinde
bulabilmektir. Ne acıdır i birçok âşık gaflet içindedir. Ne zaman
gönlü dara düşse sevgili aklına gelir. Dünya telaşı, çoluk çocuk, eş
onu sevgiliden çok uzaklara alır götürür. Ama şunu unutmamalıdır i,
çoluk- çocuk, eş ve dünya işleri hepsi birer imtihan, birer eğlence
ve oyalanmadan ibarettir. Asıl olan Sevgilinin muhabbetini gönülden
bir lahza uza tutmadan, o güzel ve huzur verici muhabbet ateşini hiç
eksiltmeyip daima daha da alevlendirip huzura o aşk ve kavuşma
şevkiyle varabilmektir.
Yanmak; özlemektir, özlemek yanmaktır.
Siz hiç gelmeyeceğini bildiğiniz halde bir Güzel’i beklediniz mi? Ya
da bir ömür vuslat ihtimaliniz olmadan bir şehla göze bağlanıp
gittiniz mi? Bu iki duygu hem çok güzel ve yücedir hem de can
vermekten de zordur. Nereden biliyorsun, sen hiç canını verdin mi ya
da özledin mi derseniz derim ki canımı vermedim ama öyle bir hasret
çektim ki bin kere can vermeyi diledim. Ey Aşk! Sen ne büyüksün ki
ellerim, ayaklarım, kanım, canım her şeyim Mâşuk olmuşken ben
Mâşukumu özleyip duruyorum. Ve ey nefsim! Sen ne kötü düşmansın ki,
Habibim tüm perdeleri, engelleri geçip bana gelmişken varlığını
ortaya atıp hasrette kalmama sebep oluyorsun ve ey dilim sana ne
oluyor ki o’ndan başa herkesle ve her yerde bülbül gibi şakırken En
Sevdiğinin yanında susup kalıyorsun ve içinde kopan fırtınaları,
taşan denizleri bir güzel sözle ifade edemiyorsun, boğazına
dizilmişken en ünlü şairleirin şiirinden daha can alıcı sözler
Dost’un yüzünü görünce kilitlenip şaşıyorsun. Hani düşen bir yağmur
tanesinden yola çıkarak Sevgiliye sunacağın hasret dolu mısraların
bir biri ardınca dolaşıp dururken yüreğinde, beyninde karşısına
gelince neden duraklıyorsun.
Yanmak, yüreğinin konuşmasıdır,
kelimeleri, cümleleri, dağı, taşı, uzayı, tüm konuşan varlıkları
susturup ya da bir diğer ifadeyle gerçek konuşmayı hak edeni
konuşturup can kulağıyla dinlemek ve diğer boş sözleri kulak ardı
etmektir. işte bu gece yüreğim konuşuyor, ellerim onun dediklerini
yazıyor:
“Ey canımı canına kattığım ve bin kere
şu fani hayata gözlerimi açsam da katacağım eşsiz Yârim! Seni sonsuz
defa özledim; zira sen sonsuzsun. Seni sana yakışır şekilde özledim
çünkü sen tarif edilemezsin. Aldığım her nefeste seni kırıp
incitmekten korktum ki sen üzülmeyi, incinmeyi hak etmeyen tek yüce
varlıksın. Sevdiğin her varlığı sevip baş tacı yaptım, sen de
onların hatırına umarım beni muhabbetinle karşılarsın.
Yanmak, uyku ile uyanıklık arası
sevgilinin yâdına gelip: “Bizim sevdiklerimiz ve bizi sevenler güzel
görür güzel bakarlar” demesi ve güzel güzel bakıp hasret dolu
gözlerine yavaşça sıyrılıp gitmesidir. Sense işte o andan itibaren
derin bir hasrete düşersin. Bu hasret öylesine sarar i seni tüm
iradeni, gücünü alıp götürür senden. Satırlara dökeyim dersin, gün
boyu bu halini ifade edecek tek bir söz bulamazsın.. Akşam olunca,
içindeki ufacık yanardağ büyür, gözlerinden sel olup izinsiz akmaya
başlar. Anlarsın i ki taşmanın zamanı gelmiştir; işte Güzel Yârim!
Dilim döndükçe sana dair hasretimi yazıyorum dersin ve başlarsın
söze:
Her şeyi bıraktım elimden, dünyaya dair
her ne varsa. Tüm sevgileri bir kenara koydum, senin sevginden başka
kimin muhabbeti varsa. Açtım gönül penceremi anlatıyorum dinle bak
hasretine dair ne yazdımsa.
Ey gözlerimin ve gönlümün gördüğü en
güzel, tek güzel; bilesin ki bu âlemde senden başkası bana hep yadel.
Ey gönlüne nazar edince on sekiz bin âlemi içine alacak yücelikte
bulduğum, Ebû Bekir gönüllü Dilber! Kaç gönül var sevginle çarpan,
adını anınca cuşa gelen bilmiyorum. Bildiğim tek şey, en müznib en
hatalı gönüle sahip olan benimkidir, gizli ve aşikâr yaptığım
hataların haddi hesabı yoktur.
|