|
Ebü’l-Muîn
NESEFÎ
( 438-508 h. / 1047-1115 m. )
Enes TEMEL
|
438’te Nesef’te doğdu. Necmeddin en-Nesefî’nin nakline
göre 25 zilhicce 508 (22 mayıs 1115) tarihinde büyük bir
ihtimalle Buhara’da vefat etmiştir. Meşhur din alimlerinin
yetiştiği bir aileye mensuptur. Künyesi Ebü’l-Maîn diye
okunduysa da doğrusu Ebü’l-Muîn’dir. İkinci dedesi Mu’temid de
Ebü’l-Muîn künyesiyle bazı kaynaklarda anıldığında
karıştırılmıştır. Öğrenimine dair bir bilgi bulunmamaktadır.
Semerkant ve Buhara’daki Mâturîdî-Hanefî alimlerden, özellikle
Nesefî nisbesini taşıyanlarından eğitim gördüğü tahmin
edilmektedir.
Talebeleri arasında ; Necmeddin en-Nesefî, Alâeddin
es-Semerkandî, Ahmed el-Pezdevî, İsmail b. Adî et-Tâlekânî,
Ahmed b. Ferah es-Suğdî ve Ebü’l Hasanel-Belhî yer
alır.
Alâeddin es-Semerkandî, Nesefî’yi kelâm ilminde Ehl-i
Sünnet’e, fıkıhta Hanefîyye’ye katkıları bulunmuş bir âlim
olarak tanıtır. Necmeddin en-Nesefî’ye ait el-akaid,
Tebsıratü’l-Edille’ nin özeti mahiyetinde oluşu onun itikadî
görüşlerinin etkilerini göstermektedir. Nesefî kelam’dan başka
fıkıh ve tefsir alanında da önemli bir alimdir. Alâeddin es-Semerkandî,
Mâtürîdî’ nin Te’vîlâtü’l-Kur’ân’ına yazdığı şerhin hocası Ebü’l-Muîn’in
derslerindeki notlardan oluştuğunu belirtmiştir. Maturîdiyye’ye
mensup alimlerin Tebsıratü’l-Edille’ yi önemli
bir kaynak saymaları onun sünnî bir kelamcı olduğunu kanıtlar.
Kelâm’a dair görüşleri: En açık ve üstün bilgiler duyu
yoluyla elde edilenlerdir. Duyu bilgisinin geçersiz olduğunu
göstermek için ileri sürülen itirazlar sağlıksız veri duyu
verileriyle ilgilidir. Aklın bilgi kaynağı olduğu zorunluluk
yoluyla bilinir. Zorunsuz aklî bilgilerde hata yapılabilmesi bu
alanda doğru hükümlere ulaşılamayacağı anlamına gelmez.
Duyularla bilinecekleri akılla, akılla bilinecekleri duyularla
bilmeye çalışmak bu konuda yapılan temel yanlışlardan biridir.
Âhâd haberler akaid alanında tek başına delil kabul
edilmez. Özellikle aklî verilere ve açık mânalı ayetlerin
beyanlarına aykırı bilgiler içeren âhâd haberler nazarı itibara
alınmaz. Bununla birlikte âhiret hallerine dair sahih rivayetler
delil olarak kullanılabilir. İlham bilgi vasıtalarından
değildir. Özellikle aklî verilere ve açık manalı ayetlerin
beyanlarına aykırı bilgiler içeren âhâd haberler nazarı itibara
alınmaz. Bununla birlikte ahiret hallerine
dair sahih rivayetler delil
olarak kullanılabilir. İlham bilgi vasıtalarından değildir.
Cisimler hâdis olan cevherler ve arazlardan meydana gelir. Bu
sebeple evren ustukussât, anâsır, ve tabâi’ adı verilen temel
maddeleriyle birlikte hâdistir. Tabiat alanında geçerli olan adet-i
ilahiye teorisidir. Bununla birlikte ilahî kudret karşısında ilacın
hastaya fayda vermediğini ve zehirin insanı etkilemediğini söylemek
de mümkündür. İlaç içen hastanın iyileşmesi Allah’ın şifa vermeyi
buna bağlaması sebebiyledir. Gözün bir nesneyi görmesi veya
görmemesi dahil olmak üzere evrendeki bütün olaylar Allah’ın kudret
ve iradesi dahilinde vuku bulur. Bundan dolayı varlık ve olaylar
arasında zorunlu bir sebep-sonuç ilişkisi yoktur. Nazzâm ve Ebü’l-Abbas
el-Kalânisî’nin ileri sürdüğü gibi Allah’ın varlık ve olayları
zorunlu bir sebep-sonuç ilişkisi vasıtasıyla yarattığını kabul etmek
O’na zorunluluk isnadı anlamına gelir.
Allah’ın varlığı ve birliği, Kur’an’da da dikkat çekildiği üzere
tabiat’ın oluşumu ve işleyişi incelenip değerlendirilmek sûretiyle
üretilen aklî istidlâlle bilinir. Canlı-cansız bütün varlıklarda
gözlenen sanat güzelliği, tertip, sağlamlık, âhenk, hayvanlardaki
belli eylemleri gerçekleştirecek özellikler onların bilgili ve
irade sahibi üstün bir varlık tarafından yaratıldıklarına işaret
eder. Nesne ve olayları gözlemleyip onlar hakkında akıl yürüten her
insanın bu sonuca ulaşması bilinçli ve tutarlı olmanın bir
gereğidir.
Ebû Hâşim el-Cübbâî gibi bazı kelamcıların Allah’ın birliğini aklî
aklî delillerle kanıtlamanın mümkün olmadığına ilişkin görüşleri
Kur’an’da beyan edilen vahdâniyyet delillerinin geçersiz kabul
edilmesi sonucunu doğurur. Allah’ın isim ve sıfatları birçok ayetin
yanı sıra aklî delillerle de kanıtlanabilir, dil kuralları da buna
yardımcı olur. Tekvîn sıfatının ezelî olması Allah’ın acz, eksiklik
ve değişikliğe maruz kalmaktan münezzeh bulunduğu gereğinin bir
neticesidir. Teşbih izlenimi veren naslar aklî bilgiler ve açık
mânalı âyetlerin ışığı altında dil kurallarından da yararlanılarak
te’vil edilir.
Nübüvvetin doğruluğunu kanıtlayan temel delil mûcizesidir.hissî
mûcizeler göstermemiş olsalar bile günlük hayat, hukuk, ticaret,
çocukların eğitimi gibi pek çok dünyevî konuda, ayrıca hem zihnî hem
gönlü tatmin eden inanç ve ibadet şekilleri gibi dîni alanda
getirdikleri mesajın doğru ve yararlı oluşu sebebiyle peygamberlerin
tasdik edilmesi gerekir. Hz. Muhammed’in hissî mûcizeleri
bulunmakla birlikte tebliğ ettiği dinin akla uygun oluşu ve beşeri
bilgilerle çatışmayışı onun gerçek peygamber olduğunu gösterir.
Resulullah’tan, ‘Barışı ve Dostluğu yayın, akrabalarınıza iyilik
edin, fakirlere yemek yedirin, insanlar uyurken geceleyin rabbinize
ibadet edin ’ sözlerini duyan Abdullah b. Selâm’ın Müslüman
olması bunu teyit eder. Ayrıca onun getirdiği dinin ilkeleri insanı
bunalımdan kurtarıp ruh ve beden sağlığına kavuşturması da
nübüvvetinin delillerindendir. Meselâ namazı içtenlikle kılan bir
Müslüman Allah’ın huzurunda kendi davranışlarıyla yüzleşip arınma
imkânı bulur, gönlü huzur ve sükûnla dolar. Bu yönüyle namaz ilahî
menşe’li oluşunun özelliklerini taşır. Diğer ibadetlerin hikmetleri
incelendiği takdirde benzer sonuçların onlar için de olması söz
konusu olduğu görülür.
Allah’a âsi olan veya büyük günah işleyen mümin kâfir değil fasık
diye nitelendirilir, kâfir ise mutlak fasık adını alır. Kur’an’da
âsi mü’minlere ‘ mü’min ’ diye hitap edilmesi bunu teyit
eder. Kabirde ölünün nimet veya azap hissetme keyfiyeti bilinemez,
ancak ruh bdene iade edilmese de ölünün elem ve nimeti hissedecek
derecede bir tür hayat sahibi olması gerekir.
Ebü’l-Muîn en-Nesefî,
Mâtürîdiyye tarihi ve ricali hakkında önemli bilgiler vermek,
Mâtürîdiyye’ye ait kelamî görüşleri kullandığı semantik yöntemle
sistemleştirip derinleştirmek ve bu görüşleri muhalif mezhep ve
fırkalar karşısında savunmak suretiyle Mâtürîdiyye’nin köklü bir
Sünnî kelam okulu haline gelmesine önemli katkılarda bulunmuştur.
Tabiat felsefesini önemsemesi, ilâhî sıfatlar arasında hikmet
sıfatına yer vermesi, Hz. Peygamber’in nübüvvetini temellendirirken
onun getirdiği ibadet şekillerinin hikmetli ve anlamlı oluşuna
dikkat çekmesi kendisinin özgün görüşlere sahip bir kelamcı olduğunu
gösterir.
ESERLERİ:
-
Tebsıratü’l-edille fî usulü’d-dîn
; Kelam’a dair en hacimli eseri olup bilgi teorisi, âlemin
yaratılması, Allah’ın varlığı ve sıfatları konularını ele alır.
-
et-Temhîd ;
Tebsıratü’l-Edille’nin bir özeti mahiyetindedir.
-
Bahru’l-Kelâm ;
Müellifin gençlik döneminde yazdığı bir kelam kitabıdır.
-
el-İfsâd li-hude’i ehli’l-ilhâd
; Batıniyye’nin, muhataplarını etkilemek için kullandığı
yöntemleri eleştiren bir eserdir.
-
Îzâhu’l-mahacce fî kevni akli’l-hucce
-
Menâhicü’l-Eimme ;
fıkıh ve usûlüne dairdir.
-
Şerhu’l-Cami’il-Kebîr
; Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî’nin eserine bir şerhtir.
-
Şerhu Te’vîlâti’l-Kur’ân
; Müellifin öğrencisi Alâeddîn es-Semerkandî’ye nisbet edilmekle
birlikte içeriği Nesefî’ye ait açıklamalardan oluşmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları:
Sahabenin
Peygamber Telakkisi
Ebü'l-Muîn NESEFÎ |