Ana sayfa Anasayfa             En İyi 10 Site Haritası             Fikir ve Tarih Dünyası İletişim

MEHMED FEYZİ EFENDİ

Hayatı

Feyizleri

Feyizlerden Damlalar

      Resimleri

Ne Dediler?

MUSA ÖZDAĞ

Hayatı

Tefsir Dersleri

Duygular ve Düşünceler

Kavramlar ve Yorumlar

Tuzaklar ve Uyarılar

Cuma Sohbetleri

Gitti Efendim

Bir Dua ve Bir Niyaz

YAZARLAR
HABERLER
FOTOĞRAF GALERİSİ
KUTLU BİLGİ DERNEĞİ

 

İÇERİK ORTAKLARI

 

FEYİZLER

CEP TELEFONUNUZA

YÜKLEMEK İÇİN

TIKLAYINIZ. >>>

 

Sitemizin yeni tasarımını

görmek için tıklayınız.

MEHMED FEYZİ EFENDİ'DEN FEYİZLER

21. FEYİZ:

“Nübüvvet, Risalet’in iptidası, velayetin müntehasıdır.”

 

            

Nübüvvet: “Nebe” kelimesi ile alakalı bir isimdir.

Nebe: Bahsetmek, haber vermek.

Nebi: Cenab-ı Mevla’nın ferman buyurduklarını insanoğluna aktarmakla görevlendirdiği şahsiyetlerdir.

Resul: Yazılı belgelere sahip peygamberlerdir.   Nebi olan peygamberlere yazılı belge verilmemiştir. İster Resul olsun ister nebi olsun aralarında hiçbir fark yoktur. İnsanoğlunun her ikisine de uyması farzdır.

            Her ikisine de şu ortak vasıfların bulunması vaciptir:

            1-Sadakat: Doğruyu söylerler.

            2- Emanet: Kendilerine güvenilir.

            3- Fetanet: Ümmetlerinin en zekisi, üstünü.

            4- İsmet: Her türlü günahtan uzaktırlar.

            5- Tebliğ: Cenab-ı Hakk’dan aldıkları buyrukları olduğu gibi ulaştırırlar.

            Nübüvvet ve Risalet yüce Mevla’mızın insanlara lütfettiği makamların ve derecelerin en yücelerindendir.

            İnsanoğluna ihsan olunan makam ve mertebeleri şöyle sıralayabiliriz:

            İslam, iman, ihsan, ikan (şuhud)

            Risalet beşeriyetin mana boyutunun son kesitidir. Bu boyutun ötesi ulûhiyet, tanrılık mertebesidir ki sırf Allah Teâlâ'ya aittir.

            Kişinin nübüvvet ve risâlet boyutuna atanmasında kendi çalışmalarının en ufak bir etkisi yoktur.

            Nübüvvet iki grupta ele alınmıştır:

            1- Nübüvvet-i Amme: Umuma yönelik peygamber.

            2- Nübüvvet-i Hassa: Hususi peygamberlik.

            Velayetin son mertebesinde olan bir kişi, kendisi üzerinde yer alan nebinin güdümüne girerek onun getirdiği esasları topluma intikal ettirme görevini alabilir.

            Yüce Peygamberimiz ile peygamberlik müessesesi son buldurulmuştur. Fakat zaman zaman Rabbani bilginlerin vekâleten toplumu irşat etmesi bir tür nübüvvettir.

            a) Hukuki İslamiyye’ye yönelik hareket eden âlimler:

            Bu tür ulema Ümmet-i Muhammed’in şeriat esaslarına uyması ve uydurulması yönünde ictihad çalışmaları yaparlar. Ümmete rahmet olurlar.

            İmam-ı Azam, Şafii, Malik, Ahmed b. Hanbel gibi.

            b) Şeriatın batınına yönelik olarak hareket ederler.

            Bu tür bilginler tasavvuf sahasında zirvelere ulaşmış ahlak-ı ilahiye ile donanmıştır. Allah'ın kulların kalb ve nefis yolu ile terbiye ve irşada iktidar kazandırılmış büyük veliler ve rabbani bilginlerdir.

            VELAYET VE TAHLİLİ

            Velayet veya vilayet Allah Teâlâ'ya yakınlık peyda etmiş takva sahibi erlerde görülen, sezilen, bilinen bir makam ve mertebenin adıdır. (Maide 56)

            VELAYET TÜRLERİ:

            Muhammed Feyzi Efendi hazretleri üç velayetten bahis buyurmuşlardır:

            a-Velayet-i Suğra: (Velayet-i amme) Çapı ve dairesi genel anlamda dar olan velayet derecesidir. Tasdik nuruna mazhar her mümin velayet-i amme hesabıyla veliyullahtır, velayete mazhardır, buyurmuştur. (Bakara 257)

            b- Velayeti Vüsta: Orta derecedeki velayettir. (Enfal 34)

            c- Velayet-i Kübra: En yüksek derecedeki velayettir. (Yunus 6)

            Enbiya, sıddıkîn ve şühedanın velayet makamlarıdır. Allah Teâlâ'ya en yakın velilerdir. Kelâmullah’ta mukarrebûn şeklinde beyan edilir. (Vakıa 11, Mutaffifîn 21–28)

            Velayet ehlindeki derecât ve makamlar:

            1- TEVBE:

            Bu makam kulun işlediği hatalardan pişmanlık duyarak Cenâb-ı Allah'tan utanması ve ondan özür dilemesidir.

            Tevbede üç ana unsur bulunur.

            a- İtiraf: Bu hal özür beyanını ifade eder.

            b- Nedamet: Kalben ve ruhen ızdırap duymak.

            c- Kopmak: İşlenen kötü fiillerden uzak durmak.

            Tevbenin iç âlemde oluşumunun tahlili:

            Tevbe insana kulluğunu haykırtan, kendini bulduran bir mana iksiridir. İnsan hata yaptığı zaman iç âleminde muazzam bir fırtına kopar. Çok büyük bir yanlışlık yaptığını anlar. Bir çıkış yolu arar. Yanıp yakılarak Rabbine döner. Bir daha düştüğü çukura düşmeyeceğine söz verir. Takdir edilen zamanda ilahi inayet yetişir. Çıkış yolları gösterilir.

            Tevbenin kendi içindeki dereceleri:

            Mehmet Feyzi Efendi hazretleri bu dereceleri şöyle açıklamışlardır:

            a- Tevbe: Günahlardan dolayı iç bünyede meydana gelen pişmanlıklardır.

            b- İnâbe: Mekruhlar ve küçük olarak adlandırılan günahlardan dolayı Cenâb-ı Mevla’ya yönelmedir.

            c- Evbe: Cenâb-ı Mevla’yı ve O’na has olan her şeyi yine onun rızasını kazanmak için tercih etmektir. (Nur 31, Nisa 17, Necm 32)

            Haramlardan tevbe etmek farzdır. Küçük günahlar için tevbe edilmezse bile kulun güzel amelleri imdadına yetişerek bağışlanmasına neden olabilir. Zira ayet ve hadislerde bu yönde müjdeler vardır. Necm 32’de geçen “lemem” kelimesi küçük günahlar demektir. İsra 25. ayetindeki “evvab” kelimesi evbeye işaret eder. Zümer 52. ayeti de bu anlamdadır. “Münib” kelimesi de inabenin gerçek anlamdaki ifadesidir.

            Münib: Cenab-ı Mevla’ya yönelen, her hali ile ona dönen kimse demektir. Sebe 9, Kaf 8. ve 33. ayetlerinde de öğüt alma, Allah'tan korkma, ibret alma gibi en güzel kulluk vasıfları zikredilir.

            En güzel tevbe:

            “Allah'ım seni hoşnut etmeyen her şeyden tevbe ettim ve sana yöneldim.”

            Kim cezalandırılma korkusu ile tevbekar olursa “tevbe” derecesinin sahibidir.

Kim sevap ümidi ile tevbe ederse “İnâbe” sahibidir. (Kaf 32-33.)

            Tevbedeki Muhabbet Sırrı:

            Allah Teâlâ ve Tegaddes hazretleri kulu ile kendi arasını ayıran en belirgin vasfın yanılma, unutma ve hata etmek olduğunu peygamberlerinin beyanları ile duyurmuştur. Tevbenin temelindeki ilahi sır, kulu tevbeye sevk eden gizemli bir duygudur. Bu duygu onu bütünü ile sarar ilahi aşk ve şevk ile gönül âleminde bir yanma oluşur. Bütün bedeni bu ızdıraptan etkilenir. Sözüyle ve özüyle hep Hakk’ı arar. Kul bu şekilde yaratanına dönünce ilahi rahmet ve kudsî inayet yetişir ve kulu çepeçevre kuşatır.

            Din-i mübinin temeli Hakk’tan gelip Hakk’a dönme formülü ile tespit edilmiştir. Bakara 156, Necm 42, Alak 8. tevbe yoluna girmeyenlerin hüsrana uğrayacakları haber verilmektedir. (Bakara 64)

            Tevbenin oluşumu kula lütuf ve ihsanların kapılarını açar. Böylece Allah'ın sevgisi kazanılarak muhabbet makamına ulaşılır. (Bakara 222)

            Kerem ve lütfu sonsuz olan Rabbimiz bizleri de temizlenenler grubuna katsın. Âmin.

            2. MAKAM: MÜCAHEDE:

            Kul kendisine verilen ihsanları korumak zorundadır. Zira sahip olunan bir cevher çalıştırılmazsa özelliğini, güzelliğini kaybeder. Yüce Rabbimizden kulun elde ettiği ilahi güzellikleri koruma, kollama ve daha üst seviyelere çıkarmak maksadı ile ortaya koyduğu ilahi gayrete MÜCAHEDE denmiştir. Böyle kullar ihsan sahipleridir ve Allah Teâlâ onlarla beraberdir.

 

            Kimlerle mücâhede?

            Mücahede düşmanla yapılır. Dostlarla ise yarış yapılır. Allah'a yönelmiş bir müminin başlıca üç türlü düşmanı vardır. a-Kendi nefsi, b-Şeytanlar c-Kafirler.

            a-NEFİS:

            Yüceler Yücesi Rabbimiz kulunu bu fani âlemde imtihan edip ona yüce dereceler ihsan etmek için bünyesine nefis denilen bir varlık yerleştirmiştir. Nefsin dünyaya aşırı düşkünlüğü vardır. Eğer iman gücü ile terbiye edilirse iyiliğe yönelebilir. Ruhani atmosfere girebilir. Yalnız bu iş bir plan dâhilinde yapılması lazımdır. Aksi halde yarar yerine zarar getirir. Muhammed Feyzi Efendi hazretleri nefsin hilekâr olduğundan, asla emin olmamayı öğütlemişlerdir. Nefsinden emin olduğunu söyleyenlere de çok kızarak Yusuf 53. ayetini hatırlatmışlardır. (Nefsimi temize çıkarmam, çünkü rabbimin acıyıp koruduğu hariç nefis aşırı şekilde kötülüğü emredicidir.)

            Nefis terbiyesinde ölçü:

            Kur'an-ı azîmuşşân emirleri ve yasakları nefsin terbiyesi içindir. Din-i İslam’ın ötesinde nefis eğitimi adı altında yapılan bir takım çalışmaların insanı kötü sonuçlara götüreceğini bilmemiz gerekir. Efendi hazretleri de bu fikirlere karşı çıkmışlardır. Bu tarikatlarda yer alan çok az yeme ve uyuma esaslarına dayanan riyâzât türünün de meşrebinde olmadığını bildirmişlerdir. Helalden olmak üzere normal yeme ve uyumayı özellikle tavsiye buyurmuşlardır. Az yeme ve uyumanın vücutta meydana getireceği zararın yeme ve uyuma ile meydana gelebilecek zarardan daha fazla dehşet verici olduğunu anlatmışlardır.

            Nefsin Mertebeleri:

            Muhammed Feyzi Efendi hazretleri bu mertebelerden şu suretle bahis buyurmuşlardır:

            1-Nefs-i Emmare: Hak ve Hakikate yönelmemiş, din ve diyanetin esaslarını inkar eden nefsin pozisyonu. (Yusuf 53)

            2-Nefs-i Levvame: Tevbekar nefis manasındadır. Yalnız yaptığı çirkinliklere pişman olmakla beraber yine onlara meyli vardır.

            3-Nefs-i Mülheme: İlhama mazhar olan nefistir. Tam anlamı ile hayra yönelip şerden ilgisini kesmemiştir. Ama hak ve hakikatte sebatı vardır. Genel hali saadettir.

            4-Nefs-i Mutmainne: Dalaletten tam anlamı ile vazgeçerek ilahi ve rahmani güzelliklere yönelmiştir. (Fecr 27-29-30)

            Muhammet Feyzi Efendi Hazretleri, bu mertebedeki nefsin cennet ehli olduğunu duyurmuşlardır. Ayet-i Celile’de nefs-i mutmainne sahibine hitap edilmiş ve:

“-Seçkin kullarımın arasına katıl ve Cennet’ime gir” buyrulmuştur.

            5-Nefs-i Raziyye: En meşhur özelliği, Hakk Teâlâ’nın rıza makamında mekân tutması, asla itiraz etmemesidir.

            6-Nefs-i Merdiyye: Cenab-ı Hakk’ın kendisinden razı olduğu ve memnun kaldığı yolundaki beşarete erişen nefistir. Hemen akabinde “Merziyye” ifadesiyle sonsuzluk yurdunda seçkin kullarıyla beraber yerini alması ferman buyruluyor.

            7-Nefs-i Safiye: Kendisine ulvi âlemin güzelliklerini katmış, katıksız olarak ruhani boyutta yerini almış nefistir. Subhan Hakk’ın buyruklarını terennüm etme neticesinde natıka (konuşan) vasfını da kazanmıştır.

            Yüceler yücesi Rabbimiz izzeti ve ikramı ile bizlere de bu yüce derecelere yükselmeyi nasip buyursun. Âmin.

            b- 2. DÜŞMAN ŞEYTAN:

            Şeytan ateşten yaratılan muzır bir varlığın adıdır. Her türlü kötü huylar ondadır.

Şeytanlar Allah Teâlâ’ya ve onun kutsal değerlerine tamamen karşı olan soysuz, arsız, geçimsiz insan türüne amansız düşman olan sefil ve aşağılık yaratıklardır.

Allah Teâlâ hazretleri bu yaratıkları, insanları denemek, itaatkâr ve isyankâr olanlarını ayırt etmek için yaratmıştır.

            ŞEYTANLAR VE TÜRLERİ:

            Muhammed Feyzi Efendi Hazretleri, insan ve cin şeytanlar diye iki sınıf şeytandan bahsetmişler. İnsan şeytanlarının cin şeytanlarından daha zararlı olduklarını beyan buyurmuşlardır. Zira cin şeytanları sadece kulun kalbine vesvese verirler. Görünmediklerinden dolayı etkileri fazla olmaz. Ama insan şeytanlarının güzel güzel görünümü, eda ve sedası ile nazik ve can alıcı hareketleri ile Hakk’ın koruduğu kullar hariç hemen hemen elinden kurtuluş yoktur. (A’raf 112)

            Allah Teâlâ'nın lanetine uğrayan şeytan tuzaklar kurarak insanları saptırmaktadır. İnsanlar hırs ile bu tuzakları görmezler. Zira bir şeye aşırı düşkünlük o şey hakkında o kişiyi kör ve sağır eder. Kişi iç âleminde Allah ve resulünün razı olmadığı şeylere ilgi hissettiği zaman bunların temelinde mel’un şeytanın yattığını bilmeli ve çok iyi görmelidir. Bu hilelerden Allah'a sığınmalıdır. Yaratıcısının kendi tarafını tuttuğuna kendisinden istekte bulunasıya hemen destek güçlerini göndereceğine inanmalıdır.

            İnsanın secdeye kapanıp ve de rabbine ellerini açıp hamd ve senada bulunmasını gören, şeytan hasedinden kendi kendini yiyerek ‘yazık bana, vah bana, âdemoğlu emre itaat etti, cenneti kazandı, ben direttim cehennemlik oldum’ diyecektir.

            c) KÂFİRLERLE MÜCAHEDE (Cihat)

            Cinlerin kâfirleri insanların kâfirlerinden daha fazladır. Cehennemin çoğunu cinlerin kâfirleri oluşturacaktır. (Araf 179) Cinler yalın ateşten yaratıldılar. Görünmezlik vasfına haiz olmaları, uzun zaman yaşamaları, farklı yaratılışları, onları kibir ve gurura sevk etti. Zevk ve sefaya düşkün oldular. İnsanları küçümseyerek onları yanıltmaya çalıştılar. Yaptıkları şekillere tanrı diye taptılar. Dalalette yarışıp cehennemi kaptılar.

            Küfrün ve kâfirin yaratılış sebebi:

            Kâfirler insan olsun, cin olsun hep celal sıfatlarına mazhar olmuşlardır. Eğer sadece cemal sıfatları tecellide bulunup celal sıfatlarından eser olmasaydı varlıklar hep tek yönlü olacaktı. Zıtlar birbirleriyle vuruşup dolaşamadığından hayatın hareketliliği olmayacaktı. Hareket zıtların çarpışması sonucu görülen bir faaliyetin adıdır. Doğum ve ölüm de bu hareketin sonucudur. (Mülk 2)

            Kâinat fabrikası birbirine taban tabana zıt olan çarkların ve millerin üzerinde durmaktadır.

Hayatta kutsal yarış vardır. Adına imtihan denilmektedir. Kullarına tembellik ve gafillik etmemeleri tembihlendi. (Hadid 21, A’raf 20)

Netice:

            Zıtlıklar ve terslikler görünüşte hoş olmasalar bile, aslında bu mükemmel âlemin yüceliğini, özelliğini ve güzelliğini tamamlayan birer unsurdan ibarettir. Teker teker, tür tür yüceler yücesi Mevla’mızın sonsuz ve birbirinden çok farklı mukaddes sıfatlarının ve isimlerinin birer habercisidir.

            Küfrün oluşumu:

            Küfrün oluşumuna neden hazırlayan temel öğe, insanın özünde küfredebilme imkanını veren ilahi bir çekirdeğin bulunmasındandır. İnkâra saplanan bir insan bunu kendi yarattığı imkânlarla ortaya koymuş değildir. O sadece tercih mekanizmasını çalıştırarak Allah Teâlâ hazretlerinden, bir nevi küfür tohumunun harekete geçirilmesini istemiştir. Allah Teâlâ da hemen celal sıfatlarına bağlı isimlerini harekete geçirerek, o kulun küfretme kabiliyetine güç vermiştir.

            Kâfirdeki iç ve dış yapı:

            Küfür tohumu çok korkunçtur. Bünyede tahripler ve patlamalar meydana getirir. Kalb bir kere küfür ile fesada uğrarsa bedendeki şer hareketini Allah'tan başka kimse durduramaz. (Rum 41) Bu durum değişik ayetlerde ifade ve tasvirlerle anlatılmıştır.

            Dört türlü düşman:

            a- Hasetçi bir mümin,

            b- Kin tutan bir münafık,

            c- Sapıtıcı bir şeytan,

            d- Savaşan bir kafir,

            Bu düşmanları Hz. Peygamber hadisi şeriflerinde bildirmişlerdir.

            Rivayetin kısa bir açıklaması:

            a- Gerçek bir mümin hasetçi olamaz.

            b- Münafıklar gerçekten iman etmediklerinden ve içlerinde küfrü sakladıklarından, müminlere karşı öfke, kin ve nefretle doludurlar.

            c- Şeytanlar hiçbir zaman sapıtma işinden, kafirler savaşmaktan, münafıklar kinden, müminler hasetten geri durmayacaklardır.

            3. MAKAM: HALVET VE UZLET

            Halvet: Yalnız olmak, kendi başına kalmak anlamlarına gelen halvet şu esaslara işaret etmektedir.

            a- Allah Teâlâ hazretlerinin rızasına ve onun yüce tecellilerine ulaşmak amacındadır.

            b- Bir mürşidin tavsiyesi ile, hastalandığını hisseden hakk yolcusunun, özel bir bakım ile, en yakınlarından bile ayrı tutulması.

            c- Bu alemle ilgili bağlantılarını kısmen kesme.

            Halvet, bir süre o kişinin ulvi âlemle bağlantı kurmasını sağladığı için uygulanmalıdır.

            d- İnsanın özü, melekut aleminin bir tarlası gibidir. Ruh âleminin kapıları açılmalı, bu âlemden içine sokulanlar kovulmalıdır.

            e- Halvetten olan kimse, kendini düşünmek ve denetleyebilmek için çok iyi bir fırsat bulmuş olur. Çevre daraldıkça insanın kendine dönüşü kolaylaşır.

            f- Hak taliplerinin mücadelelerini ve mücahedelerini gerektiği gibi yapabilmeleri için, halvet etmeleri gayet güzeldir. Hedef ve maksadı olmayan halvet ise şeytanla olmak demektir. Zira yalnızlık bir tek Allah'a mahsustur. Allah için olmayan yalnızlık hastalıktır, dengesizliktir.

            Uzlet:

            Ayrılmak, uzak kalmak gibi anlamlara gelir. Dış âlemi terk ederek, iç âleme tam anlamı ile yönelmek demektir. Cenâb-ı Mevla ile sohbeti başkasına tercih etmektir.

            Halvet ve uzlet Hz. Peygamberin, özellikle nübüvvetinin yaklaştığı zamanlarda hayatında fazlaca yer almıştı. Kendini, eşinden, dostundan, diğer insanlardan ayırmıştı. Sahabe-i kiramdan Ashab-ı Suffe’nin hayat tarzının bir halvet ve uzlet esasını ifade ettiğini tespit etmişlerdir.

            Efendi Hazretleri’nin hayatında halvet ve uzlet:

            Efendi Hazretleri’nin yaşantı tarzında halvet ve uzletin önemli yeri olmuştur. Yalnız bu halvet ve uzlet eski dönemlerin aynısı olmamış, uygulamada değişiklikler yapılmıştır. Fakat bunlar zahir (görünen) pozisyondadır. O esasların öz yapılarında herhangi bir değişme olmamıştır.

            Efendi hazretlerinde uzlet ve halvet düşüncesinin oluşması:

            Allah Teâlâ Hazretleri her yarattığı kulu belli vasıflarda yaratmıştır. Onları birbirinden ayıran pek çok özel vasıfları vardır. Bunun için, kimi insanlar sert tabiatlı, kimileri halim selimdir. Kimisi konuşkan, kimisi sessizdir. Kimileri cana yakın, kimileri vahşi bir özelliğe sahiptir. Efendi hazretleri:

            “- Benim bedenim vahşi, ruhum ünsidir” buyurmuşlardır.

            Efendi hazretlerinin bedeninin vahşi olması demek, toplumla birden kontak kuramamak çabucak anlaşamamak yönleriyle alakalıdır. Fakat bu genel anlamdadır. Hususi anlamda ise kendilerinin süratle anlaştıkları nice zatlar olmuştur. Efendi hazretlerinin bir karakteri de kalabalıktan sıkılmalarıdır. Kendilerine sık sık bakılmasından bile utanırlarmış. Kalabalığa çıktıkları zaman gözlerinin karardığını, bambaşka bir ortama geçer gibi oldukları, bu nedenle insanlarla bir müddet sonra anlaşabildiklerini ifade etmişlerdir.           Efendi hazretlerinin bir başka hususiyeti de Allah (c.c.)a, Rasul’üne ve onların dostlarına âşık olmalarıdır. Bu yüzden gönül âlemlerinde elem verici yakış ve ızdıraplar oluşmuştur. Yalnızlıkta ayrılıkta daha çok huzur bulmuşlardır. Efendi hazretlerinin bu özelliklerle donanmasına devlet kurumlarının son derece etkisi olmuştur. Bu kurumlar, o dönemde de batının yaşantısına ayak uydurmak için Müslüman Türk halkına akıl almaz işkenceler yapmışlardır.

            Efendinin inzivaya niyeti:

            İlahi kader onun gözünü, gönlünü, tüm duyu organlarını rabbani notaya çevirmiştir. Hükümetin dehşetli baskıları, yıldırma ve korkutma hareketleri, zamanında İslam’ın bahşettiği izzet ve onur sebebi ile akıntıya asla kapılmadıkları için, dikkatler üzerlerinde yoğunlaşmıştır. Fakat onun Kur'an ve imandan aldığı bu davranışları destek ve takdir görmemiştir. Kendilerini kınayıcı söz ve hareketlerle karşılaşmışlardır. Kastamonu halkı bu zulüm ve haksızlıklara karşı efendi hazretlerini korumamışlar ve savunmamışlar. Bu olumsuz davranışlar çok daha ilerleyerek, akla hayale gelmeyen iftiralara ve yalanlara dönüşmüştür. Dışarıya çıkıp gezmeleri bile göze batmıştır. Haklarında deli raporu vermeye çalışmışlar, ziyaretçi kabul etmemelerini de şiddetle istemişlerdir.

            İç alemden gelen ilahi dostluğun kutlu çağırıları, dış alemden gelen firavun ve nemrut baskıları, Efendi hazretlerini ister istemez halvet ve uzlete zorlamıştır. 1943’de 9 ay Denizli’de, 1948’de 10 ay Afyon’da geçen hapishane hayatlarından sonra yorgun ve bitkin düşmüşler, hasta bir şekilde evlerinde otururken ziyaretçilerini kabul etmişlerdir. Bundan sonra güzel bir niyetle ve ihlasla işe koyulmuşlar işlerini Hakka havale etmişlerdir.

            Ziyaretçilerini güler yüz ve tatlı söz ile karşılamış, onlara nurlar ve feyizler dağıtmışlardır. Bir gören bir daha görmek istemiştir. Önceden kendilerine yaptıklarını, ettiklerini hiç görmemiş, duymamış gibi, halkımızı kucaklamışlardır. Allah'ın kullarına kapılarını kapamamışlardır. Kastamonu halkına, bir rahmet ve ebedi bir fazilet olmak üzere, hapishaneden döndükten sonra bir daha harice çıkmamışlardır. (Cuma namazları ve hastalıklarından dolayı çam havası almak için orman gezileri hariç) Şahıslarına mahsus olan halvet ve uzlet türü ile ömürlerini tamamlamışlardır. Evlerinin bir köşesini de mescit, medrese, sohbet yeri, çilehane yapmışlar bereketler, nurlar dağıtmaya devam etmişlerdir.

            Bu farklı açının izahı:

            Topluluk ve cemiyet içerisinde halvet prensibi, Efendi Hazretlerine hocası Hafız Ömer Efendi kanalı ile Nakşibendi Hazretlerinden intikal etmiştir. Kişi bedeni ile halk ile temas halinde iken, iç âleminde Hakk Teâlâ hazretleri ile beraber olmaktadır.

            4. MAKAM: TAKVA

            Bu makam müminin Allah (c.c.)ın yasakladığı her şeyden uzak kalabilmesidir. Bu makamın çalışması için önce beyan edilen makamların özelliklerinin kazanılması gerekir. Kul, Allah Teâlâ hazretlerinin “el-Fettah” açan ismi şerifinin inayeti ile bu makamda yer alır ve vahdet âlemine doğru hızla yol alır. Yasak olan şeylere karşı nefret duyar olur. Emir buyrulan şeylere coşkunluk ile sarılır.

            Takvada başlıca üç mertebe vardır:

            a- Avamın Takvası: Şirk ve küfrü gerektiren meselelerden şiddetle uzak durma makamıdır.

            b- Havassın Takvası: Günah ve yasak olan şeylerden uzaklaşma mertebesidir.

            c- Ehassın Takvası: Sıddıklar ve enbiyanın takvasıdır.

            Allah Teâlâ hazretlerinden gayrı her şeyden uzak kalmaya çalışırlar.

            Takvanın bir zahiri bir batını vardır.

            Ebu Hanife hazretleri alacağı olduğu bir adamın ağacının veya duvarının gölgesinde bile durmazdı.

            Menfaat getiren her borç bir tür ribadır (faizdir) buyururdu. Bu davranış zahiri (görünen) takvaya örnektir. Hz. Rabia-yı Adeviyye (k.s.) hazretlerinin şu hususi halleri görünmeyen takvaya örnektir. O mübarek, cenneti ve cehennemi ve her türlü nesneyi unutmuştu. Gönlü Zat-ı Akdes’indeydi. Onun kapısından uzak kalmamak, başkasına hiç mi hiç yaklaşmamak onun takvasıdır.

            Takvanın insana kazandırdığı değerler ve hususiyetleri:

            Efendi hazretlerinin bu konudaki beyanları:

            - Cennet mütteki müminler için hazırlanmıştır.

            - Müminler cennete, cennet müminlere aşık.

            - Kuru kuruya cenneti istemek kafi değildir. Önemli olan cennetin seni istemesidir. Cennetin bizi istemesi ise takva yoluyla hâsıl olur.

            İnsanın takva sayesinde kazandığı değerleri şu şekilde sıralayabiliriz:

            1- Müttekiler Allah Teâlâ hazretlerinin muhabbetini kazanmışlardır. (Alu İmran 76)

            2- Takva sahiplerinin gözünde dünya ve nimetleri gayet azdır. (Nisa 77)

            3- Kendini temize çıkarmak için övünmez. (Necm 32)

            4- Allah için harcar. (Leyl 5)

            5- Yerlerin ve göklerin kapıları onlar için açık tutulur. (A’raf 96)

            6- Takva sahibi evlatlar ve mallarla rızıklandırılır. (Şuara 132-133-134)

            7- Sığınma mekanizması ile şeytan hilelerine yenik düşmezler. (A’raf 201)

            8- Onlar için uhrevi hayat birinci planda yer alır. (Yusuf 109)

            9- İlahi kitapları, ilhami hitapları, rabbani hayır olarak görürler.

            10- Allah’ın saadet ve selameti onlarla beraberdir. (Nahl 128)

            11- Ölüm ötesinde onlara herhangi bir üzücü durum isabet etmez. (Zümer 61)

            12- Cennet-i A’la’ya gruplar halinde girerler. (Zümer 73)

            13- Melekler onları cennete buyur ederler. (Zümer 73)

            14- Onlar insanların kalbini kırıcı laf etmezler. (Ahzab 32)

            15- Yeminlerini kalkan olarak kullanmazlar.  (Bakara 224)

            16- Sabırlı olurlar. (Âl-u İmrân 120)

            17- Savaşta ve darda kaldıklarında meleklerle desteklenirler. (Alu İmran 186)

            18- Örnek alınması gereken bir cemaattir.

            19- Her an ayık olurlar. (Nisa 128)

            20- Her türlü kanunun ve mevcudun hakk mı batıl mı olduğunu ayırt eder.

            21- Takva, kişinin günahlarının affına sebep olur. (Enfal 29)

            22- Takva kişiyi kitaba sarılmaya ve içindekilerini düşünmeye sevk eder.

            23- Allah’ın yasalarını idrak ettirir. (Bakara 179)

            24- Yerlerin, göklerin Allah'a ait olduğunu bilirler.

            25- Onlar, Allah'tan başkasından korkmazlar. (Nahl 52)

            26- Emaneti sahibine vermeyi öngörür. (Bakara 283)

            27- Ummadıkları yerden rızıklandırılırlar. (Talak 2)

            28- Dünya ve ahiretlik işlerinde kolaylık ihsan edilir. (Talak 4)

            29- İlahi talime mazhardırlar. (Bakara 282)

            30- İman ve Kur’an ehline yardımcı olurken, günahlara engel olurlar. (Maide 2)

            31- Kıyamet gününde hesapları çabuk görülür. Cennet-i alaya ilk olarak gönderilirler. (Maide 4)

            32- Ancak Allah Teâlâ’ya güvenirler. (Maide 11)

            33- Amaçlarına ulaşmak için araçlara başvururlar. (Maide 35)

            34- Hakka ve hakikate dikkatlice kulak verirler. (maide 108)

            35- Mağfirete mazhar olurlar. (En’am 155)

            36- Fitne ve fesattan uzak dururlar. (Enfal 25)

            37- Helal olanı yerler. (Enfal 69)

            38- Başkalarını mahzun etmezler. (Hud 78)

            39- Daima sadıklarla beraber olurlar. (Hicr 69)

            40- Kabir ve kıyametten pek korkarlar ve ona göre hazırlanırlar.

            41- Daima doğru ve dürüst konuşarak günahlarının bağışlanmasını sağlarlar. (Ahzab 70)

            42- Hz. Peygamber’in verdiklerini alırlar, nehyettiklerini bırakırlar. (Haşr 7)

            43- Amellerini hakkın rızasına uygun biçimde yaparlar (Haşr 18)

            44- Eşleri ile ilgili hukuka dikkat ederler. Ailevi münasebetlerini hakkaniyet esasına göre yürütürler. (Talak 1)

            45- Takva nimetinin en önemli âhiret azığı olduğunu bilirler. Bakara 197

            46- Allah Teâlâ hazretlerinin kendilerini korkuttuğu şeylere karşı hassastırlar. (Zümer ?)

            47- Namazlarını hakkıyla kılarlar. Onun özünde mirac sırrını bulurlar. (Enam 7)

            48- Affedicidirler. (Bakara 137)

            49- Adaletlidirler. (Bakara 8)

            50- Dini değerlere saygılıdırlar. (Hac 3)

            51- Kurban onlar için bir hayvan değil nefislerinin hevasıdır. (Hac 37)

            52- Allah (c.c.) takva kelimesini onların kalplerine yerleştirmiştir. (Fetih 26)

            53- İç âleminde ilhama mazhardırlar. (Şems 8)

            54- Cennetin varisleridirler. (Furkan 15)

            55- Geçmiş ümmetlerden öğüt alırlar.

            56- Ölürken varislere adil davranırlar. (Bakara 180)

            57- Dünyada ve âhirette emin makamlardadırlar. (Zariyat 15-16)

            58- Pek az uyurlar. Seherlerde istiğfar ederler. Mallarından muhtaçlara verirler. (Zariyat 17-18-19)

            59- Yardımcıları ancak Allah (c.c.) dır. (Casiye 10)

            60- Kıyamet günü herkes kendi derdinde iken hususi muamele ile bahtiyar olurlar. (Zuhruf 67)

            61- Haşir günü herkes kendi derdinde iken, hususi muamele ile bahtiyar olurlar. (Nebe 31-36 arası)

            62-Cennet içinde bahçeler, saraylar, nehirler, cennet kızları onlara bağışlanır.(Nebe 31-36)

            63- Allah yolunda cihad ederken kâfirlere karşı çok sert, müminlere karşı gayet yumuşak olurlar. (Tevbe 44-123)

            64- Başlarında ilahi bir lider bulunur. (Furkan 74)

            65- Cennet mahşerde muttakilerin ayağına getirilir. (Şuara 90)

            66- İlahi kitaplar onlar için bir (…)

            67- Onlar sözleriyle ve fiilleriyle Allah ve Resulünün önüne geçmezler. (Hucurat 3)

            68- Yeryüzü aslında muttakilerin yaşaması için yaratılmıştır. Allah Teâlâ onların dışındakilerin yaşamasına rızası ile izin vermemiştir. Onun için yaşadıkları bölgeleri eşyaları gasp etmiş durumdadırlar. Aslında yedikleri içtikleri, giydikleri hep muttakilere aittir. Muttakilerin haklarını aldıklarından kıyamet günü bunu acıklı bir azapla ödeyeceklerdir. (Araf 128)

            69- Kelamullah’ın tilaveti onlara kolay kılınmıştır. (Meryem 97)

            70- Kafirlere de olsa, sözleşmelerine riayet ederler. (Tevbe 4)

           

5. MAKAM: VERA

            Vera: Allah Teâlâ'nın Kur’an`da belirttiği, hoşlanmadığı, sevmediği, hususlardan uzak durmak ve şüpheli olanlardan sakınmak demektir.

            Hazreti Peygamberimiz şöyle buyuruyorlar:

            -“Kişinin kendini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesi müslümanlığının güzelliğindendir.”Malayani: Şüpheli konular, kişiyi ilgilendirmeyen fuzuli meseleler demektir.

            Hz. Ebubekir (r.a.) efendimiz bildiriyor:

            -Sahabe-i Kiram hazretleri: “Her hangi bir harama düşmekten endişe ettiğimizden dolayı helallerden yetmiş çeşidini bıraktık.” buyurmuşlardır.

            Sevgili peygamberimizin söyledikleri:

            -“Günah kalbinde tereddüt uyandıran şeydir. Sana şüphe vereni bırak vermeyene bak.”

            M. Feyzi Efendi Hazretleri:

            -Mümin bir kulda takva yolunda sabır ve sebatın neticesi, vera mekanizmasının oluşabileceğini beyan etmişlerdir. Böyle bir kimsede herhangi bir organ vasıtası ile vera mekanizması çalışmaya başlar. Mesela şüpheli bir şeye elini uzatırsa parmağı titrer.

            Efendinin şahsında vera:

            Feyzi efendi hazretleri sanki bir vera madeniydi. Vera onun şahsiyetinde öyle yerleşmişti ki hal ve hareketlerinde tezahürlerini görmek mümkündü.            Oturup kalkmasında, uzanıp yatmasında, okumasında, yazmasında, konuşmasında, bakmasında, hiddet edip kaşını çatmasında, küfrü ve fıskı atmasında, gönülleri yakmasında, ilahi cevherler satmasında hep veranın nişaneleri görünürdü, bilinirdi.

           

6. MAKAM: ZÜHD

            Yüce Peygamberimiz (s.a.v.) in ifadesi ile zühd:

            Kişiye hikmetin telkin buyrulduğu, kutlu bir yolla ihsan olunduğu, mübarek bir makamdır. Bu makamın eri olan zahid dünya ile avunmaz. Dünyadan kaybettiği için hüzün duymaz. Hak Teâlâ katında olanlarla kutlu ve mutlu olur.

            Zühd üç kısımda incelenmiştir:

1- Haramı terk etmek.

2- Helalin fazlasını terk etmek.

3- Allah Teâlâ’dan meşgul eden her şeyi terk etmek.

            Vera mekruh ve haram içinde yer alırken, zühd helaller ve mübah sahasında cereyan eder.          Zahid meslek olarak, ahiret yurduna hazırlık oluşturan amelleri seçer. Bu işleri yaparken kendisine kudsi bir rehberi gerekli görmüştür.

            Yüce peygamberimize sormuşlar:

            -İnsanların en zahidi kinmdir ey Allah'ın resulü?

            Cevabı:

            a-Kabri içinde çürümeyi unutmayan.

            b-Dünya ziynetinin fazlasını terk eden.  

            c-Baki olanı fani olana tercih eden.

            d-Kendisini ölülerden sayan.

            Halisane ve devamlı yapılmak şartı ile vera ve zühdün her türlüsü az da olsa makbuldür.

           

7. MAKAM: SAMT (SUSMAK)

            Allah Teâlâ'nın özel rahmeti vardır ki onu herkese değil seçip tayin buyurduğu pek az kullarına tahsis etmiştir ki onlar peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salih müminlerdir. Bu rahmet; sevgiye, rızaya, mağfirete dayanır. İlahi heybetin sırlarını taşır. Samt makamına eren bir velayet ehli, kendisini sonsuz varlığın azamet-i kibriyası karşısında buluverir.      Bu kutlu buluş ve mukaddes huzurda yer alış daha önceden hareket halinde olan dilini tutmasına sebep olur. Mukaddes konuşmasının yüceliği karşısında kul susar olur. Hem yüceler yücesini dinlerken konuşmak, edebe ters düşen bir harekettir. Bilen konuşur bilmeyen susar. (Taha 128)          Samt, kulun sözü ile susup, özü ile Cenab-ı Akdes’i dinlemesi ve onun yüce kelamını varlıklara aktarması demektir.

            Bu mertebe şu şekilde özetlenebilir:

            a-Dilin sükutu: Zahiri konuşmayı bırakmak.

            b-Nefsin sükutu: Nefsin kendi kendine konuşmayı kesmesi. Çünkü bu nevi konuşmalar genelde heva ve hevese yöneliktir.

            c-Kalbin sükutu: Kötü huylu konuşmalardan kalbin uzak olması.

            d-Ruhun sükutu: Allah Teâlâ'nın yüceliklerini ilgilendirmeyen her vasıftan uzak olmak.

            Yüceler yücesi Rabbimiz biz acizleri de layık olmadığımız halde yüceliklerine ve sonsuz güzelliklerine ermeyi ihsan buyursun. Âmin.

           

8. MAKAM: HAVF (Korku)

            Yüceler yücesi Rabbimiz, biz yaratıkları imtihan ederek, ilahi yüceliklerini ihsan etmek için korku mekanizmasını bünyemize yerleştirmiştir. (Bakara 155) Zat-ı Akdes’inden kesin olarak korkulmasını ferman buyurmuştur. (Âl-u İmrân 175, Bakara 41)

            Havfın insan üzerindeki etkisi:

            Anlatılan tüm makamlar insanın Allah Teâlâ hazretleriyle kulluk yönünde irtibatını yükselmesini sağlayan vesilelerden ibarettir. Allah'tan korkmayan kul başka varlıklardan korkmaya başlar.

            Havfın değişik boyutları:

            Muhammed Feyzi Efendi, korku mekanizmasının değişik boyutlarından bahsetmişlerdir.

            1. Boyut: Havf: Allah Teâlâ hazretlerinin azabından, gazabından korkma keyfiyetindeki istikrar durumudur. Korku makamının alt yapısını oluşturur. Bu makamda yer almayan bir müminin küfür dairesinde yer alacağı tabiidir.

            2. Boyut: Kabz: Celali tecellisinin verdiği sıkıntı kalpte tutulma, daralma keyfiyetidir.

            3. Boyut: Heybet: Kulun havf makamında erime derecesine ulaşmasıdır. Cemal tecelliyatı ile üns cereyan eder.

 

            9. MAKAM : RECA

            Reca, havfın zıt yöndeki ifadesidir. Allah Teâlâ'nın kullarına ümit bahşeden nice buyrukları vardır. (Zümer 5)         Havfta; Sükunet, heybet ve azamet,Recada; Ümit, saadet, selamet vardır.         Bu makamları ikmal etmiş büyük mana ulularımız adı geçen iki makamın birbirini tamamladığını ifade etmişlerdir.

            Reca halinin kul üzerinde tezahürleri:

            Reca makamına ulaşan bir mümin Allah Teâlâ hazretlerine sonsuz itimat ve güven besler. Etrafına rahmet, nur, feyiz iman bahşeder. Ümitsizlikle ölümünü bekleyenlere yeniden dirilişin bir araya gelişin hayat iksirlerini bahşeder.

            Recanın kendi içinde mertebeleri:

            Mehmet Feyzi Efendi hazretleri bu makam için üç mertebeden bahsetmişlerdir.

            Reca halinin mertebeleri:

            1-RECA: Huzur ve sükûnun emniyet ve sürurun, zevk ve neşenin genel manada mümindeki hal ve durumudur.

            2-BAST: Yayılma, açılma anlamlarına gelir. Velayet-i vusta sahibi müminin reca mertebesini oluşturur. Bu derecede bulunan veliyullah, Cenab-ı Kibriya’nın “el-bâsit” ismi şerifine mazhar olur. Dar düşünceden, sıkıntıdan uzaklaşır. Tüm davranışlarıyla etrafındakilere sevgi ve şefkatler dağıtır.

            3-ÜNS: Velayet-i Kübra ehlindeki mertebedir. Kul bu mertebede aşırı sevgi ile dolmuştur. Kutluluk vadisine ulaşmıştır.

            Her hal-u karda yüceler yücesi Mevla’mızın inayetine, sevgi ve şefkat ve merhametine muhtacız. Hangi hal ve durum üzere olursak olalım Rabbimizden, onun lütuf ve ikramından ümit kesmememiz gerekir. Azabından, gazabından ve intikam alıcılığından güven içinde olmamız gerekir.

            Vasat bir ümmet:

            Bizler seçilen bir ümmet olduğumuz için havf ve reca konusunda dengeli olmalıyız. Çünkü Muhammed ümmeti geçmiş peygamber ve ümmetlerin şahidi olacaktır. Bu yüzden, ahirette inkâr yoluna başvuranlar peygamberlerini yalanlayanlar hüsrana uğrayacaklardır.

            Hz. İsa ve Yahya (a.s.):

            Muhammed Feyzi Efendimiz:

            Bir nevi teyze çocukları olan Hz. İsa (a.s.) ile Hz. Yahya (a.s.)ın meşreplerinin farklılıklarını şöyle açıklamışlardır.

            Hz. İsa (a.s.): Üns makamından Allah'ın kullarına el atmıştır. O daima gülmüş, müjdelemiş, üzüntü ve keder veren şeyleri halkın gözünden kaldırmaya çalışmıştır. Hastaları tedavi etmiş ölüleri diriltmiş, etrafındakileri müjdeler ve latifelerle güldürmüştür. Ama onlar bu nebideki meşrebe güvenli hal ve tavırlara ayak uyduramamışlar. Müsamahakârlığı hep kötüye kullanmışlardır. Gevşemişler, hak ve hukuk tanımamaya başlamışlar ve laubali bir toplum olmuşlardır. Allah (c.c.) bizler onların şerlerinden muhafaza buyursun. Âmin.

            Hz. Yahya (a.s.): Hz. Yahya (a.s.)ın güldüğü görülmemişti. Ağlaya ağlaya yüzlerinde gözyaşı çizgileri oluşmuştu. Kavmine son derece disiplin gösterirdi.

            Efendi hazretlerinde havf ve reca:

            Efendim Muhammed Feyzi’de hâkim olan genel meşrep Muhammedilik idi. Yani ne tamamen havf ve ne de tamamen recanın mahkûmu vardı. Efendim, sevgili nebimiz Muhammed (s.a.v.) efendimizin buyruğuna, prensiplerine uyarak, onun ümmeti hakkında gayet itinalı davranırlardı. Merhamet dolu sözlerini, sevgi ve şefkatlerini bakışlarını, nasihatlerini onlardan asla esirgemezlerdi. Ziyaretçilerini de gönül hoşluğu ile uğurlarlardı. Yani onun galip sıfatı reca idi. Müminlerin itaat ve kulluk yolunda olmalarını sağlamak için kendisinin ilahi azab ve gazabdan nasıl korktuğunu, azab ve kabir tablolarını Kur'an ve hadis sahnelerinden alarak tasvir ederlerdi. Böylece hakka ve hakikate karşı boyun eğen, söz dinleyen kişilerin güzel halleri sergilenmiş olurdu. Ahir zamanın hayret ve vahşet verici tabloları ve olayları karşısında ümitsiz müminlere Kelamullah’ın ve hadislerin lütuf ve merhamet dolu kapılarını açarlardı. Efendim Muhammed Feyzi; sevgisizliği, umutsuzluğu, sahipsizliği Muhammed ümmetine yakıştıramamış, gönül kapılarını onlara açmıştır. Kelamullah’taki kutluluk ve mutluluk bahşeden beyanları ele alıp bülbül misali dile getirmişlerdir.

            Efendimin Muhammed ümmetine, özellikle yaşadığı ülkenin ve beldenin insanlarına karşı aşırı bir ilgisi ve sevgisi vardı. Bu, Yüce Peygamberimiz’in ümmetine olan düşkünlüğü keyfiyetinden dolayıdır. (Tevbe 128) Zira o yüce peygamberimizin varislerindendir. Bu nedenle Efendi Hazretleri ümmeti Muhammed’e kendi evlatlarından ve hatta kendi nefsinden daha fazla düşkündü. Onların üzüntüsü, acı çekmesi, gözlerinin ve yüzlerinin gülmemesi cidden onu sıkar ve derin hüzünlere giriftar ederdi. Bakara 156. ayetini okuyup derinden bir ah çekerek hüzünlü bir hal ve tavır takınırlardı. (biz elbette Allah’ınız ve elbette ona döneceğiz)

            Ondaki umut, ilgi ve sevgi bazen öyle galeyan ederdi ki:

            Muhammed ümmetinin üzerine, ahirette azab olunmayacağını, onların azabının henüz dünya hayatında iken değişik usuller ve yollarla verileceğine dair müjdelerle dopdolu olan rivayetleri coşku ile dile getirirlerdi. Hadis kitaplarından ve ilgili kaynaklardan bazı rivayetler ortaya çıkararak bu rivayetler ışığı altında, o kimseyi kurtaracak şekilde, haline münasip çıkış yollarını gösterirlerdi. Allah Teâlâ kendisinden razı olsun ve bizleri de onların şefaatlerinden mahrum bırakmasın. Âmin.

 

            10. MAKAM: HÜZÜN

            Allah dostunun kalbinde oluşan üzüntü ve kederlenme keyfiyetidir. Zuhurunun sebepleri farklıdır. Bu farkları şöyle sıralayabiliriz:

            a- Ehli dünyanın hüznü: Zuhur sebebi fitne ve fesadın kaynağı olan dünya ve dünyalıklar. (Rum 36, Yunus 7-8)

            Keremi ve lütfu sayıya gelmez Rabbimizin inayetine ve tevfikine sığınarak dünyaya bağlı hüzün ve eleme dalmaktan yine onun yüce keremine iltica ederiz.

            b- Ehli âhiretin hüznü: Bu kimselerin hüznü iki sebeptendir.

            1- Cennete ve ilahi derecelere göz kakarak ve manevi çıkarlara bakarak bu nimetlere eremediklerinde kalplerinde hâsıl olan kederlerdir.

            2- Cehennemi ilgilendiren konulardan hâsıl olan üzüntü ve ızdırap.

            Hüzün ile ilgili rivayetler:

            Nebiyyi Muhterem Efendimizin hüzünle ilgili rivayetleri:

            - Mümin bir kula isabet eden yorgunluk, hüzün onun günahlarına kefaret eder.

            - Allah Teâlâ Hazretleri mahzun olan kalb sahibinden razı olur.

           

11. MAKAM: KANAAT

            Kanaat: Allah Teâlâ'nın kulu için yeterli gördüğü takdirine kişinin hoşnutluk göstermesidir.

            Cenab-ı Hakk’ın fiillerine ve takdirine itirazı ve şikâyeti terk edip ızdırapsız ve huzur dolu hoş bir hayatın adı kanaat makamıdır.

            Yüceler yücesi Nebimiz buyurmuşlardır ki:

            -“Kanaat tükenmeyen bir hazinedir.”

            Efendi hazretlerinin kanaat hakkındaki yorumları:

            Muhammed Feyzi Efendi hazretleri kanaatı iki yönlü olarak ele almışlardır:

            1- SURİ Rızık konusunda: Rızık ezel âleminde her fert için takdir olunmuştur. Ondan ilerisi ve gerisi olmaz. En güzeli sabır ve kanaat etmek, verilen rızka razı olmaktır.

            2- Manevi Rızık konusunda: Bizler bu âlemde güzel huylar elde etmek, faydalı ilim kazanmak ve Cenab-ı Kibriya’nın tanınması için durmadan çaba sarf etmeliyiz.

           

12. MAKAM: TEVEKKÜL:

            Tevekkül Hak Teâlâ ve Tekaddes hazretlerine tam anlamı ile inanmak ve güvenmek demektir. Onu kâfi ve yeterli görmektir. (Maide 23) Allah'a tevekkül edilmezse iman da ortadan kalkar. Çünkü Maide 23. ayetinde inananların tevekkül edeceği bildirilmiştir.

            Allah'a güvenen kimseye onun yeteceği de talak 3 ayeti kerimesinde açıklanmıştır. Bizler onu her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Kutluluk ve mutluluk yolunda yer almamızı dileriz. Âmin.

            Tevekkül makamının üç derecesi:

            A- Avamın tevekkülü: Müminler ekseriyetle bu derecede değerlendirilir. Onlar gerçek yaratanın Allah Teâlâ olduğunu bilirler. Gönülden inanırlar. Yüce Allah’ımız bu kullarını esbaba bağlayarak mükafatlandırır.

            B- Havassın tevekkülü: Velayet-i kibriya’ya vasıl olan Allah dostlarının tevekkülleridir. Bunlar marifetin ve muhabbetin yüce mertebelerinde yer almışlardır. Her işlerinde Allah'ı vekil tutarlar. (Ali İmran 173) Efendi hazretleri bu makama Hz. İbrahim’in ateşe atılırkenki tevekkülünü örnek göstermişlerdir.

           

13. MAKAM: ŞÜKÜR

            Bizleri yoktan var eden ve sayısız nimetlerle donatan yüce Rabbimiz biz kullarından teşekkürün bir adı olan şükür etmemizi istemektedir. (İbrahim 7)

            İnsanlar şükredici olmalı, küfredici olmamalıdır. Şükrü gereği gibi yapan toplumlarda refah seviyesi yükselir, şükrü terk eden toplumlarda ise şiddet baş gösterir. Bize verilen nimetler Allah Teâlâ Hazretlerine olan bağlılığımızın ölçülmesi için verilmiştir. (Neml 40)

Efendi hazretleri:

“Nimet şükür ister. Nimetin muhafazası şükür iledir” buyurmuşlardır.

Nimetlere şükür imkanı bulabilmek için Allah'tan yardım istemek:

            Bütün nimetlerin ve insanların bizim katımızda kıvamı ve devamı için Yüceler Yücesi Rabbimizin inayetine ve yardımına muhtacız. Ona hemen ellerimizi açmalı, ta gönülden doğru Hz. Süleyman’ın (a.s.) yaptığı şu duayı yapmalı ve şükredenlerden olmalıyız.

            “Rabbim bana ve ana babama verdiğin nimete şükürde, hoşnut olacağın işi yapmada beni muvaffak kıl. Rahmetinle beni iyi kulların arasına koy.” (Neml 19)

            Şükrün dereceleri ve türleri:

            Efendi hazretleri şükrün üç nevi olduğunu açıklamışlardır.

            a- Kalb ile şükür: Bu mertebe şükrün odak noktasını oluşturur. Kalb ile şükür olmadan diğer mertebelerdeki nevilerin önemi haiz değildir. Zira her ibadetin ve faziletin aslı kalptir. Kalbin şükrü demek sahibine ihsan olunan nimetin Allah'tan geldiğini bilmesidir.

            b- Dil ile şükür: Nimetin gerçek sahibi olan Allah Teâlâ hazretlerine dilimizle teşekkürde bulunmamızdır. Dil gönlün tercümanıdır.

            c- Uzuvlarla şükür: Allah Teâlâ tarafından verilen nimetlere organlarımızla şükürde bulunmamızdır.

            1-Gözün şükrü: Kelamullah’ı ve kudsi kitapları ve eşyadaki rabbani incelikleri gözün ibretle seyretmesidir.

            2-Kulağın şükrü: Hakka ve hakikate yönelik beyanları işitmesidir.

            3-Elin şükrü: Mukaddes kitapları tutması, hayır ve hasenata uzanması, zararlı her şeyi ortadan kaldırması, yakarmak için yüceler yücesine açılması.

            4- Hayal melekesinin şükrü: Hakkani ve rabbani şeyleri hayal etmesi, yaratıcısından dilekte bulunması.

            5- Fikir melekesinin şükrü: Beşerin hayrına olan her türlü düşünceleri işlemek.

            Birlikte bütün uzuvların şükrü:

            Bütün bünyenin tüm unsurlarıyla ortaya koydukları şükür türüdür. Bütün gönül âleminin sultanı ise kalptir. Akıl da onun en yüksek danışmanıdır. Hayal zikir, azim, iktidar sultanın vezirleridir.

            Nimetlerin sayılması şükre muhabbete vesiledir:

            Efendi hazretleri, nimetlerin sayılmasının bir vazife olduğunu ve şükre vesile olacağını belirtmişlerdir. Fakat biz, bir tek nimetin sayısını dile getirmekten bile aciziz. Mesela meyvelerin çokluğunun, tatlarının, biçimlerinin, vücudumuza olan faydalarının sayılmasından bile aciz kalır.

            Hak Teâlâ hazretlerine ilgi ve sevgisi artan bir kimse ona nasıl teşekkür edeceğinin yollarını arar bulur.Biz Allah'ın nimetlerini saymakla bitiremeyiz. İbrahim 34, Nahl 118 ayetleri bunu açıklar. Biz nimete şükretmezsek Allah Teâlâ ayetlerin gereği bizlere gazab ve azab eder. Ancak Allah Teâlâ hazretlerinin çok gafur ve rahim oluşu ile rahmeti gazabının önüne geçer ve bu sayede mümin Allah Teâlâ'nın hiddet ve şiddetinden kurtulur.

           

14. MAKAM: SABIR

            Sabır tahsilinde çalışan bir fert aslında Allah'a ait bir niteliği kendi zatına yansıtmakla uğraşmaktadır.

            Sabırlılara müjdeler:

            M. Feyzi Efendi şükrün kolay sabrın zor olduğunu beyan buyurmuşlardır.  Karşımızdaki bizi korkutacak durumlara karşı Allah'a sığınmalı ve; “biz Allah'ınız ve elbette O’na döneceğiz” diyebilmeliyiz. (Bakara 156)

            Sabrın nevileri:

            a-Bela ve musibetlere sabır: Korku, açlık, mallardan, canlardan, ürünlerden noksanlaşma sabrın bu türündeki musibetlerdir. Bu tür sabır, bela ve musibetin ilk çarpması ile olmalıdır. Aksi takdirde acısı azalınca yapılacak sabrın önemi yoktur.  İnsanların cefaları, hastalıkları, ölümler, yangınlar, sel baskınları, zelzeleler, vefasızlıklar v.s. insanı kederlendiren her hadise bu nevidendir. Sabır gereklidir.

            b-Haramlara karşı sabır: İnsanoğlunun yasaklanan şeylere karşı aşırı bir tutkusu vardır. İnsan nefsini frenlemezse, sabır göstermezse haramlara dalar gider. Bir yüzü süslü olan yasak işlerin arka yüzünde azap ve dehşet vardır.

            Haramların süslenmesi güzel gösterilmiş:

            Yüceler yücesi Rabbimiz, yüce kitabında haramları ve kötü işleri, şeytanın ve onun peşini takip edenlerin güzel güzel şekillere, biçimlere çevirdiklerini bahis buyurmaktadır.

            c-İbaretler için sabır: İbadet ve taatlara karşı, insan nefsinde bir isteksizlik vardır. Çünkü cenneti a’la nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle kuşatılmıştır. Cehennem ise nefsin meyil duyduğu şekillerle bezenmiştir. Bu nedenle yüce kitabımıza iman edip, salih amel yapanlar sık sık tebrik ve takdir edilmiş ve nimetlerle müjdelenmiştir. Şeytan ve nefsin zararları, sabır cevheri ile yok edilebilir. Sabırlıların karşılığı cennet ve oradaki ipeklerdir. (İnsan 4, 22)

           

15. MAKAM: YAKİN:

            Bu makama eren erlerde şek, şüphe, ızdırap kalmaz. Kalpleri aşk, şevk ve huzurla dolar. Yakin imanın doruk noktalara ulaştığının önemli bir göstergesidir. Bu derecedeki imana imanı yakin denir. (Bakara 4)

            İKAN: İmanın ihsan mertebesinden sonra gelen derecesidir. Sahibine “yakin sahibi” denir. Muhammed Feyzi Efendi şöyle buyurmuştur:

            -Derece-i ikanın ötesinde müşahede vardır ki ondan söz edilemez. Yakine ulaşan kimsenin müşahedeye mazhar olacağı kesindir.

            Yakin makamına ulaşanların bazı vasıfları:

            a- Raihatu’l-yakin denen yakınlık kokusunu alırlar. Uğradıkları yerlere hep bu kokudan yayılır.

            b- Allah Teâlâ hazretlerinin dışında kalan varlıklara herhangi bir meyli kalmaz.

            c- Kalbinde değişmeyen ve bozulmayan bir ilme sahip olur.

            d- İnsanlarla ilişkilerini asgari dereceye indirir. Gereksiz görüşme ve konuşmalardan kaçar.

            e- Kendisine iyilik edenlerin methi ile uğraşmaz. Onlara bir teşekkür yeter. Çünkü kendine gelen iyilik Allah'tan olduğunu bilir.

            f- Kendisine ilgi ve alaka gösterilmezse onlar hakkında kötü konuşmaz. Zira bu da Allah'tandır.

            g- Her konuda, her lahzada Allah Teâlâ hazretlerinin nazar alırlar.

            h- Her işte ve her meselede yaratıcıya dönerler.

            ı- Her yerde, her şeyde ve her zaman rablerinden yardım isterler.

            i- Kalplerinde nur ve huzur dolu olduğundan geçmişten hüzün, gelecekten endişeleri yoktur.

            k- Mahlukatın lisanını bilir olurlar.  Her şeyin Allah Teâlâ’yı zikrettiklerini duyarlar.

            Allah'ımız bu yüce vasıftaki dostlarını bizlere tanıtsın, sevdirsin ve onlarla olmamızı inayet buyursun. Âmin.

           

16. MAKAM: MURAKABE:

            Kendisine şah damarından daha yakın olan Hakk Teâlâ Hazretlerinin celal ve cemaline ait olan sıfatlarının cereyanı, hâkimiyetini kişinin izlemesi müşahede altında tutmasıdır. Bu makamdaki kişinin gönlünde şer kapıları kapanır. Hayır kapıları açılır. Allah Teâlâ hazretlerinin kendisini bütün noktalarından gözetlediğini bilir. (Ahzab 52, Maide 117)

            Murakabe makamının oluşumu:

            Bu makamın tahakkuku için şu vazifelerin yerine getirilmesi şarttır.

            a- Nefsini, hali hazıra hazırlama yönünden ince bir muhasebeye tabi tutmak.

            b- Hali hazır durumunu geleceğe hazırlamak için uygun pozisyonda tutmak.

            c- Hak yolundaki dostların yoluna girmek.

            d- Her halde Allah Teâlâ hazretlerinin bizi kontrol altında tuttuğunu bilmek.

            Efendi Hazretlerinin anlattığı örnek:

            Meşayıhtan biri dervişlerinden birini çok severmiş. Bundan diğer dervişler pek memnun olmazlarmış. O zat, adı geçen dervişin faziletini anlatmak için onlara güzel bir ders vermeye karar vermiş. Bir gün hepsini yanına çağırmış. Ellerine birer kuş vermiş:

            - Bunları hiç kimsenin görmediği yerde kesip getirin, demiş.

            Dervişler kuşları kesip getirmişler. Sevilen derviş ise kesmemiş ve sebebini şöyle açıklamış:

            - Ben hiç kimsenin görmediği bir yer bulamadım. Çünkü Allah Teâlâ her şeyi her yerde görmektedir, demiş. O zaman Efendi talebelerine dönerek:

            İşte ben onu bunun için kendime özel olarak seçtim, demiştir.

           

17.MAKAM: RIZA

            Tevekkül makamının en üst doruğunda yer alan aşk, şevk, teslimiyet, yakin ve murakabe halleri ve nurlarının bir araya gelmesiyle Allah Teâlâ Hazretlerinin hoşnutluğunun veli kulu üzerinde tecelli ettiği bir hal ve bir yüce makamın adıdır.

            Muhammet Feyzi Efendi hazretleri:

            - Rıza makamı, makamların en yükseğidir. Rıza makamına erişmeyince iman kemale ermez, buyurmuşlardır.

            Kelamullahta da bu makam tesbit edilmiştir.

            “Allah onlardan razıdır onlar da Allah'tan razıdırlar.” (Beyyine 8)

            Buna göre rıza konusunda iki yön bulunmaktadır.

            a- Allah Teâlâ'nın kulundan rızası: Hak Teâlâ Hazretleri kulundan razı olunca onun gönül yurduna sonsuzluk kapılarını açar. Üzerine nurlar, sırlar ve feyizler saçar. Şeytan ve benzerleri dört bir tarafa kaçar. Bu kul için olmuş olacak her şey kemal üzeredir.

            b- Kulun Allah Teâlâ hazretlerinden rızası:

            Yüceler yücesi Rabbimiz buyuruyor ki: “Rahmetim gazabıma galip geldi. Ben seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdim.” (Enbiya 107)

            Günahkâr bir ümmet ve bağışlayıcı bir Rab. (cennetin giriş kapısı üzerinde)

            Biz aciz günahlarla yüklü kullar böyle bir yaratıcıdan razı olmaz da ne yaparız. Biz kimin malıyız ve kimin mülküyüz. Hiç düşünmüyor muyuz? Zira yüceler yücesi Rabbimiz mümin kuluna kendi şanından şan, izzetinden izzet vermiş ve onu âlemlere halife yaptığnı duyurmuştur. Yüce Rabbimiz hal böyle iken bütün gerçekleri duymamazlıktan gelenleri ise şeytanı kovduğu gibi huzurundan kovmaktadır.

            -Kim benim takdirime razı olmazsa, verdiğim belalara sabretmez ve ihsan ettiğim nimetlere şükretmezse (gitsin) (kendine) benden başka Rab arasın.

            Yüce Rabbimiz cümlemize inayet buyursun. Âmin.

            İmanın tadı razı olmaktır.

            Yüce peygamberimiz şöyle buyuruyor:

            “Allah Teâlâ Hazretlerinden Rab, İslam’dan din ve Muhammed (s.a.v.) efendimizden resul olarak razı olan kimse imanı tadını bulmuştur.”

            AF VE RIZA:

            Rıza aftan çok daha yücedir. Aralarında dağlar kadar fark vardır. Bir insan af ile cezadan kurtulur. Fakat o affeden kişi ondan kalbi ile razı mıdır? Ondan hoşnut mudur? Bunun bilinmesi önemli olduğu için rıza aftan üstündür.

            Ey yüceler yücesi Rabbimiz, bizlere acı. Bizleri bağışla. Bizleri de razı olduklarının arasına katıver. Âmin.

           

18. MAKAM: İRADE:

            İmtihan çerçevesi içerisinde yer alan bir kulun her hareketinde Hakk Teâlâ hazretlerinin, onun cemalini istemesidir. Bu iradenin sahibine mürit denir. Bu kutlu makam En’am 52 ayeti ile zikredilmektedir.

            Ayet-i Celile’de gerçek anlam Rabbinin cemalini görme isteğidir.

            -Sabah akşam rablerinin rızasını isteyerek ona yalvaranları kavra. (Enam 52)

            Müridin gerçek hedefi ve arzusu, ne pahasına olursa olsun Allah Teâlâ hazretlerinin cemalini görmektir. Yese de, içse de, uyusa da, gezse de, hep onu ister. Bu durumda kulun iradesi bir nevi mecazi boyut kazanır. Çünkü kulun iradesini Allah Teâlâ kendi kutlu iradesi ile karşılar. Bu duruma geçen mürit murat makamına ermiştir.

           

19. MAKAM: İSTİKAMET:

            İstikamet: Allah’la kul arasındaki vuslat rotasıdır. (Enam 153)

            Hz. Peygamberin izlediği yol tek İslam rotasıdır. Onun dışındaki yollar ters istikametlere gider ve lideri şeytandır. İstikametin temel unsurunu Allah ve resulüne itaat oluşturur. Cenabı Mevla’nın gönderip Resul-u Ekrem’in öğrettiği yolda olmaya hidayet, bu yoldan sapmaya dalalet denir. Dalalete dalmadan hidayette daim olmaya istikamet denir.

            Hz. Peygamberi ihtiyarlatan ayet:

            Yüce peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

            “Beni Hud Suresi ihtiyarlattı.”

            Muhammed Feyzi Efendi hazretleri yüce Peygamberimizi ihtiyarlatan şeyin sure değil, fakat bu sure içerisinde yer alan şu ayet-i celile olduğunu beyan etmişlerdir.

            - “Emrolunduğun gibi, dosdoğru ol.” (Hud 112)

            Sevgili Peygamberimiz günahlarla ve kusurlarla dopdolu olan biz zayıf ümmetleri için ağlıyordu. O’nu ihtiyarlatan kendi ahvali değil, ümmeti idi.

            Bir istikamet bin kerametten hayırlıdır.

            Muhammed Feyzi Efendi hazretleri bu mübarek sözleri ile istikametin önemini anlatmışlardır.

            Dört nevi istikamet:

            a-Sözde istikamet: Yalan, gıybet, haset, iftira gibi hususlardan uzak olmak.

            b-Fiilde istikamet: Fesat, zulüm gibi işe yaramaz hareketleri yapmamak.

            c-Amelde istikamet: Kuruntuyu, sıkıntıyı, gevşekliği defetmek.

            d-Halde istikamet: Perde ve örtüyü kaldırmak. Duyu organlarımız perdeli olarak bu âleme gelir. İstikamet yolu ile bu perdeler kaldırılır. Yüce rabbımız bizleri istikamet çizgisinden ayırmasın. Âmin.

            Velayetin en belirgin çizgisi istikamettir.

            Muhammed Feyzi Efendi hazretleri bu sözleri ile de istikametin önemini belirtmişlerdir. Evliyanın kerametine sihirbazlar iştirak edebilirler. Fakat istikamet ve takvada ehlullahla asla boy ölçüşemezler. Evliyanın en belirğin özelliği, istikamette olmalarıdır.       İnsan havada uçsa, deniz üzerinde batmadan yürüse, takva ve istikameti olmadıkça bir fazileti yoktur. Çünkü hayvanlar da uçar ve yüzer.

           

20. MAKAM :İHLAS:

            Bir müminin Allah Teâlâ hazretlerine vuslat yolunda içiyle ve dışıyla saf temiz tüm içtenliği ile samimi olması demektir. Yüce Allah dini mübininde, ihlâs üzere olunmasını kesin ifadelerle beyan buyurmaktadır. (Zümer 2-3)

            İhlâsın dereceleri: (esasları)

            a- İtikatta ihlas: İnancımızın ehli sünnet esaslarına uyarlanarak bilinmesi ve öylece iman edilmesidir. Ehlisünnet esaslarından sapılırsa imanımızın saflığı ve samimiyeti kaybolur. İmanda ihlâsı bulunmayanın sair mertebe ve boyutlar içerisinde ihlâsına itibar olunmaz. Ehlisünnet esasları olarak toplanan inançlar manzumesi sahabe, tabiin ve tebei tabiin denilen İslam toplumunun en ihlâslı ve en sağlam yapıdaki seçilmiş topluluğuna aittir.

            b- Amelde ihlas: Allah adına yaptığımız tüm işlerin gerçekten onun rızasına uygun yapılmasıdır.

            c-Ahlakta ihlas: edindiğimiz huyların şeytani ve nefsani niteliklerden uzak tutulmasıdır. Ahlak yüceliği kazanmayan bir kimsenin ehlullah safında yeri olamaz.

İhlâsı bozan şeyler

            1- İnanç hareketlerde göstermelik bir vaziyet takınmak.

            2- İnsanların övgüsünü ilgisini kazanma amacı gütmek.

            3- Maddi, manevi çıkar gözetmek.

            4- İhlâsın esaslarına uymamak.

            5- Kendisini ihlâslı pozisyonda görmek.

            6- Aleyhinde konuşulduğu zaman, morali bozulması, hüzün duyması.

            7- Yaptığı güzel şeyleri sevap alma ümidi ile yapması.

            8- Yaptığı işleri daima gözünün önünde tutması, bu işler Allah için yapılıp unutulmuş olmalıdır.

            9- Mahlûkatın devamlı göz önünde bulunması. Her adımını Allah için atmalı ve yalnız ona nazar almalıdır.

            10- Tavırlarında içi başka dışı başka olmak.

            11- Hayırlı bir şeyi insanların hatırı için hoş olsun diye terk etmek.

            12- Bir hayrı insanların gönlü hoş olsun diye işlemek. Bu hareket Allah Teâlâ'ya bir nevi şirk koşmaktır.

            13- İhlâs çalışmalarında murakabeyi (kontrol) terk etmek.

            Bir başka boyutta ihlâs:

            İhlâsın evliyadaki boyutları:

            a- Velayet-i suğra erbabında ihlas: Bu zatların ihlasları bu alem ile ilgili olmayıp Allah Teâlâ hazretlerinin güzel isimleri ve yüce sıfatlarıyla ilgilidir.

            b- Velayet-i Kübra erbabında ihlas: Enbiya, sıddıkin ve şühedanın ihlasıdır. İhlâsların en yücesidir. Bunlar Cenab-ı Mevla ve Tekaddes hazretleriyle olmayı ve onun müşahedesini her şeyden üstün tutar.

            Bu tür ehlullahın ihlası aldıkları rabbani rengi ve ilahi kimliği, sair vasıflardan uzak tutmak şeklindedir. (Bakara 138)

           

21.MAKAM: SIDK:

            Sıdk: Doğruluk ve dürüstlük demektir. (Nisa 122)

            Sıdk makamı velayet sarayının ana direği, diğer makamlar sair direkler gibidir. Bu makamın her makam ile ayrı ayrı bağlantısı vardır. Bütün makamların ve hallerin ipleri sıdkın elindedir. Sıdkın eline ipini teslim etmeyen, bir makam ve halin, divan-ı velayette yeri ve itibarı olamaz.

            Muhammed Feyzi Efendi hazretleri, sıddıkiyet makamının veliler için yükselişin noktalandığı son makam olduğunu anlatmaya çalışmışlardır. Bundan öte dereceler resmi açıdan peygamberlere tahsis edilmiştir. Sıddıkiyet nübüvvet derecesinin başlangıç makamıdır. (Nisa 69)

            Nisa 69 ayetine göre ilk etapta cennete gireceklerin sırası:

            a- Peygamberler topluluğu,

            b- Sıddıklar cemaati,

            c- Şehidler grubu,

            d- Salih müminler kitlesi,

            Feyzi Efendi hazretlerinin bir sözleri:

            Her sıddık sadıktır, ama her sadık sıddık değildir.

            SADIK: Sadece sözlerinde ve beyanatında doğruluğunu muhafaza edebilen kimsedir. Allah Teâlâ bu zümre ile beraberliğimizi istemektedir. (Tevbe 119)

            Sadıklarla beraberlik insana sıdk makamının kokularını ve işaretlerini getirir. Çünkü insan insana baka baka alçalır veya yükselir.

            SIDDIK: Sözlerinde, fiillerinde ve tüm hallerinde içi ile dışı ile sıdk makamının hakkını veren kimsedir. Bu makamın erleri ölümü kendilerine armağan olarak görürler. Kendi öz varlığında yer alan duyu ve duygularına da son derece dürüst olurlar. Duygularına Allah'a emanet ederler. Kendi içinde barışı yakalamayan bir ferdin bu makamda yeri yoktur.

           

22. MAKAM: HAYÂ:

            Velayet makamlarında imanın en yüksek seviyelerine ulaşması ile kulda meydana gelen bir sıkılma, utanma ve terleme halidir.

            a- Velayet-i suğra ehlinin hayası: Helaller ve haramlar, farzlar ve vacipler konusunda tahakkuk eden hayadır. Cenab-ı Hakk’dan günahları sebebi ile utanırlar. İçin için ağlarlar. Allah Teâlâ da onlardan razı olur bağışlayıverir.

            b- Velayet-i vusta ehlinin hayası: ibadet ve itaatlarını icra etmekle beraber huzuru daime yetememenin verdiği elemden dolayı, Cenab-ı Akdes hazretlerinden utanırlar. Yüceler yücesi Mevlamız karşısında mahcup duran bu kullarını da affına, mağfiretine mazhar buyurur.

            c- Velayet-i Kübra ehlinin hayası: Bu uluların hayası çok görkemli ve heybetlidir. Hak Teâlâ'nın dışında bir şeye alaka ve ilgi duymazlar. Ama kul olmanın noksanlığı ile yalvarıp yakarırlar. (Enbiya 83-84, Eyyub a.s. duası, Araf 23, Alak 13,15)

            Allah'ın gözetimini unutmayıp kulun utanması anlatılır.

            Hz. Peygamberimizin hayası ile ilgili sözler:

            “Kuşkusuz her dinin bir karakteri vardır. İslam’ın karakteri de hayâdır.”

            “Hayâ imandandır.”

           

23.MAKAM: HÜRRİYET:

            Kutlu bir makam olan hürriyet daha üstün makamlara erenler hariç hiçbir varlığın kendisini etkisi altına almaması durumudur. İnsan varlıklarla ilişkisini asgari dereceye indirmelidir. Fazla alaka, kişiyi helake götürür. Zira bu âleme yönelik her şeyin bir zorluk ve kasveti vardır. Gönül verilen varlık o kimsenin nurani cevherlerini yavaş yavaş almaya başlar. Bakara 61, Bakara 86, Lokman 6. ayetleri bu anlamdadır. Kişinin dünya malına kapılması, onların esiri olması demektir. Hakikat makamlarına eren hür kimseler bu yöndeki davranışlardan kaçınırlar. (Nur 37)

            Dünya ve içindekilerle zaruret miktarı ilgilenir. Kelamullah’ta buna müsaade vardır.

            “Yiyin için fakat israf etmeyiniz. Çünkü O, israf edenleri sevmez. (Araf 31)

            Hürriyet makamının boyutları:

            a- Salih müminlerin hürriyet boyutu: Helal ve harama dikkat eden ve bu konuda uyanık davranan kimselerin hürriyetidir. Nefis ve şeytan bağlarından kurtulup, kulluk yoluna giren kişi Allah'ın inayeti ile hürriyetine ermiş olur.

            b- Havas denilen seçkin müminlerin hürriyeti: Nefsin ve ruhun manevi derecat içerisinde aşağı makamlardaki etkiden kurtulma yoludur. Şeytan bunların iç alemle batın olarak ifsad etmeye çalışır. Kişi kalbini şer güçlerin saldırısından arındırabilirse bu mertebedeki hürriyetine kavuşmuş olur. Yüce Allah onları uluhiyyet sarayına davet eder.

            - Ey huzur içinde olan can! O senden sen, de ondan hoşnut olarak Rabbine dön, cennetime gir. (Fecr 27-30)

            c- Ehassın hürriyeti: Sıddıklar, nebiler ve resullerin hürriyet boyutudur. Bu zevat-ı kiramın makam, hal, derece ve mertebe gibi problemleri yoktur. Teslimi tam ile Hakk Teâlâ hazretlerine teslim olmuşlardır. Onlar âleme özel bir görevle gönderilmişlerdir. Bundan hariç dünya, ahiret ve sair şeylerle herhangi bir alakaları bulunmaz. Allah Teâlâ'nın çok özel kullarıdır.

            Onlar gerçek manada birer Allah kulu olmuşlar, aşk ve şevkle dolmuşlardır. Yüceler yücesi yaratıcımızın kullarına hizmet etmekle efendilik unvanını almışlardır. Çünkü Efendiler Efendisi sevgili Peygamberimiz:

            - “Kavmin efendisi onlara hadim olandır” buyurmuşlardır.

            Yüce Mevla’mız bizleri de hürriyet devletine erdirsin. Âmin.

 

YAZILAR

 

Türk Tasavvuf Düşüncesi

Orhan ÇAMLICA
 

Yanmak, Yakmak ve AŞK

Emine ŞAHİN
 

Türklerde Peygamber Sevgisi

Dr. Ertuğrul ALP

 

 

 

 

© 2007-2009  |  feyizler@feyizler.org