|

VÂKIA SÛRESİ 1-3. ÂYETLER
1
“Kıyâmet koptuğu zaman! Ki onun oluşunu yalanlayacak hiçbir kimse
yoktur; o, alçaltıcı, yükselticidir…”
1
Âyetlerden Aldıklarımız, Duyu ve Duygularımızın Sermayesidir
1
Dünya Bir Ticarethanedir
2
Her Varlığın Kalitesi Ayrı Ayrıdır
2
Bitmeyen Kulluk Süreci
3
Sureye Giriş
3
En Büyük Vukuat!
3
Her Günâh Bir Canavardır
4
İnsan ya Hayır ya Şer Üretir
5
Kıyâmet Bir Açıdan Topyekün Bir Katliamdır
5
Öldürmek Moda Olacak!
5
Bütün Varlıklar Kıyâmetten Etkilenecek
6
İnandığımız Gibi Yaşamak Kulluğun Tadına Ulaştırır
6
Kul Olan, Kıyâmetin Ne Zaman Kopacağıyla İlgilenmez
7
Rabbımız Görsel Dersler Veriyor
8
Kur'ân Yolculuğuyla Geçmişe ve Geleceğe Gitmek Mümkün
8
Gerçekte Kıyâmeti Yalanlayan Kimse Yoktur
8
Küfrün Psikolojisi
9
Kâfirler Izdıraplıdır
9
Alçaltıcı ve Yükseltici Kıyâmet
10
Dik Kafalı Değil Mütevâzi Olalım
11
(إذا
وقعت الواقعة ليس لوقعتها كاذبة خافضة رافعة)
أعوذ
بالله من الشيطان الرجيم بسم الله الرحمن الرحيم الحمد لله رب
العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه أجمعين رب
اشرح لي صدري ويسر لي أمري واحلل عقدة من لساني يفقهوا قولي
Pek muhterem mümin
kardeşlerim; Allah’ın azîz kulları!
Bu hafta Tefsîr-i
Şerîf’ten okuyacağımız bölümde, Rahmân sûre-i celîlesinin akabinde
yer alan Vâkıa Sûresi’ne geçmiş bulunuyoruz. Bu sûre-i celîlenin
tefsîrinden inşAllah Rabbımızın inâyeti, keremi, lutfu, ihsânı ile
okumaya çalışacağız. Bu vesileyle sûrenin muhteviyâtı içerisinde
yer alan sırlar ile sırlanmak, hakîkatlar ile mütehakkık olmak, bu
sûrenin nimetleri ile nimetlenerek Allah Teâlâ’nın yeni yeni
tecellîlerine, yeni yeni ihsanlarına nâil olmak istiyoruz.
Rabbımız cümlemiz hakkında inâyet buyursun!
Evet, her sûreden, her
âyetten bir şeyler kapıyoruz, alıyoruz. Rabbımızın inâyet
buyurduğu ölçüler içerisinde bu aldığımız şeyler ve manevî
değerler; manevî yönde kalbimizin, ruhumuzun, duyularımızın,
duygularımızın sermâyeleridir.
Evvelâ o
algı
mekanizmaları,
duyularımız, duygularımız apayrı bir sermâyedir.
Onlar
işyeri
kabilindendir. Hani adam iş yapacaktır, evvelâ işyeri lâzımdır.
İşyeri yer olarak kâfî değil, edevât lâzımdır, âletler lâzımdır.
Hangi işi yapacaksa o işin âletleri gereklidir. Kuru kuruya adamın
mühendis
olması karnını doyurmaz. Hendesesini, mesleğini icrâ edebilecek
bir yere ve hendesî âletlere ihtiyacı vardır.
Doktor
olmuştur, kuru kuruya okuması bir şey ifâde etmez. Bir mekan
lâzımdır ve doktorluğunun gereğini icrâ edebilecek âletlere
ihtiyacı vardır…
İşte kardeşlerim,
bizlere de bu âlemde verilmiş bir mekan ve işyeri vardır. Bu
işyeri dünyamızdır, evimiz-barkımızdır. Diğer bir ifâdeyle
bedenimizdir;
bedenin kendisidir. Âletlerimiz ise Allah’ın vermiş olduğu mal,
mülk, evlat, bağ, bahçe… her ne ise bunlardır. Bunun yanında
bedenimizi mekan ve işyeri olarak düşündüğümüz zaman; el, ayak,
göz, kulak, akıl, hayal, fikir, kalp, ruh, sır, hafî, ahfâ… daha
bilemediğimiz nice melekelerimiz var ki bunlar bizim
âletlerimizdir. Allah’ın bize yüklemiş olduğu görevleri bunlarla
yerine getiririz.
Diğer bir ifâdeyle
bizler
ticâret yapmaya geldik
bu dünyaya.
Öyle değil mi?
Bu dünya bir
ticârethânedir;
âhiretin bir pazarıdır, diğer bir deyişle tarlasıdır.
Ekmeye-dikmeye geldik. Öyle ise âletlere ihtiyacımız vardır. İşte
Allahımız bize bu imkanları vermiş. Bunların hepsi doğuştan, doğal
olarak, fıtraten Allah’ın bize ihsânlarıdır. Alın size sermâye
demiştir, bize sermâye vermiştir. İşte bizler bu sermâyelerle
Allah’ın âyetlerine bakıyoruz, onlarla bir alışveriş yapıyoruz.
Fikir alışverişi yapıyoruz, hayata bakıyoruz, öteleri anlamaya,
kavramaya; görevimizi icrâya, fehmetmeye, çözmeye çalışıyoruz.
Bunun
için her âyetten bir şeyler alıyoruz.
Aldığımızı ne yapıyoruz? Aldık; o bizim sermâyemize ilâve oldu. Ne
vardı? 5 vardı, 10 verdi, 15 oldu. Onunla tekrar ticârete
başlıyoruz. O 15 ile âyete bakıyoruz; onun üzerine 10 daha ilâve
ediyoruz, etti 25. O 25'i aldıktan sonra tekrar girişimde
bulunuyoruz; 10 daha aldık, etti 35. Bunun gibi işte mümin, her
aldığını sermâye olarak kullanır ve onun üzerine ilave eder.
Bu nedenle
müminin asla iki günü eşit olmaz.
Dün beş vakit namaz
kıldın. Diyelim ki onardan: (5x10=50) ecir aldın. Bugün tekrar
sabah başladı. 50'nin üzerine 60 oldu, 70 oldu… Derken, her gün
katlar Müslüman. Onun için müminin iki günü asla eşit olmaz. Her
günün bir işi vardır. Evet Allah Teâlâ cümlemizi muvaffak
buyursun!
Bu nedenle
önceki sûreden, sûrenin âyetlerinden aldığımız güç ile, nûr ile,
bereket ile bu yeni sûreye bakacağız, bu yeni sûreye giriş
yapacağız. Rabbımız muvaffak buyursun! Daha nice nice yüceliklere
erdirsin!
Şimdi unutmayınız ki
hayatta her varlığın daha kalitelisi vardır. Mesela bir
taş...
Madde ve bir nesnedir; ama
taşların o kadar çok çeşidi
var ki sonu gelmez. Meselâ
yâkut
da bir taştır; ama değerini ölçemezsiniz.
Cam
da bir taştır.
Elmas
da bir cam parçasıdır ama değeri bambaşkadır.
Bunun gibi; siz bir ev
alırsınız. Ama ev vardır, evcik vardır, değil mi? İşte dünyada da
böyledir. Konforun sonu yoktur, derecesinin sonu yoktur,
güzelliğinin sonu yoktur. Aksesuarlar, güzellikler, katkılar,
değerler… Değer üzerine değerleri vardır; bitmez! Bu nedenle
dünyada sâbit fiyat olmaz. Sâbit fiyat diye bir şey yoktur. Çünkü
yeni gelişmeler, değişimler fiyatları da değiştirmektedir. Ve
böylece gidiyoruz. Nereye? Cennete varıncaya kadar bu gidiş
gidecek.
İşte, siz
bir dereceye sahip oldunuz, Allah size manevî bir ev verdi. Meselâ
(لا اله
الا الله محمد رسول الله)
dediniz ve cennet evini âlem olarak hak ettiniz; Allah sizi buna
nâil eyledi, size ihsân eyledi ve girdiniz. Cennet bir âlemdir,
(لا اله
الا الله محمد رسول الله)
demek bir vizedir. Vizenizi aldınız, bir ülkeden diğer bir ülkeye
girdiniz. Ne yapacaksın orada? Ne harcayacaksın? Nerede
barınacaksın? Ne ile gezip-tozacaksın? Öyleyse daha başka şeylere
ihtiyaç vardır. Daha ilerisi, daha ilerisi, daha ilerisi… Peki,
dünyada mesela elinizdeki bir takım imkanlarla küçücük bir ev
aldınız, başınızı soktunuz. Ama daha ilerisi vardır, daha ilerisi
vardır. Köşkleri vardır, sarayları vardır. Ve bu, para ile
orantılıdır, sizin mâlî gücünüzle orantılıdır. Varsa paran
alırsın, girersin, oturursun. İşte
cennet-i âlâda da
verilecek nimetlerin sonu yoktur;
hiçbiri eşit değildir.
İşte biz
sûre üzerine sûre okuyoruz, âyet üzerine âyet okuyoruz. Neden?
Çünkü, sermâye üzerine sermâyemizi katlayarak ve nimet üzerine
nimetlenip dereceler alarak sonsuz olan Mevlâmıza daha yakın
olmanın yollarını arıyoruz. Daha yakın nasıl olabiliriz? Bunun
sonu yok ki! İşte bunun için biz bu âlemde
bitmeyen bir kulluk
sürecine
giriyoruz. Ölüm gelinceye kadar Rabbımıza tekrar tekrar ibâdet
ediyoruz. Nasıl ki geçen sûrede (Rahmân sûresinde) tekrar tekrar
sordu:
“Rabbınızın hangi
nimetlerini yalanlıyorsunuz?”
Biz de tekrar tekrar cevap verdik:
“Yalanlamıyoruz yâ
Rabbî! Tasdik ediyoruz! Hepsi senin nimetindir, ihsânındır. Kabul
ediyoruz, reddetmiyoruz. İhsân eyle yâ Rabbî!”
diyoruz. Sakınılması gereken türden ise:
“Bizi koru yâ Rabbî!”
diye; alınması gereken, özenilmesi gereken türden ise:
“Aman yâ
Rabbî! Bizlere ver onları, bizleri mağdûr etme, mahrûm etme!”
diye yalvarıyoruz, yakarıyoruz. Bu yalvarışlar, bu yakarışlar
bitmeyecektir. Asla bunlara son vermeyeceğiz. Ne bıkacağız, ne
usanacağız. Sevgili Peygamberimiz’in buyruğu gereğince;
"Mümin,
istemekten bezmedikçe, usanmadıkça Allah da ona icâbet etmekten,
vermekten usanmaz, bıkmaz!"
Allah bize usanç
vermesin, kulluğunda daima şevk ihsân eylesin, aşk ihsân eylesin!
Bu aşk ile, bu şevk ile O’nun sonsuzluk yurdunda kanat çırpmayı,
sonsuz nimetlerinde garkolup gitmeyi bizlere nasîb ü müyesser
eylesin!
Evet,
Vâkıa
Sûresi’ne
giriyoruz. Allah Teâlâ ne murâd ediyorsa, bu sûre ile bizlere ne
vermek istiyorsa bizleri ona hidâyet eylesin! O sırları, o
hakîkatları bizlere anlatsın, onları anlamak nasip etsin!
Sırlanarak, aynamızı, kalp aynamızı sırlayarak Zât-ı Akdesi’ne
çevirip, aynamızda O’nu görmeyi ve algı mekanizmalarımızı
güçlendirerek O’ndan neyi alacaksak, neyi almamız gerekiyorsa,
neyi vermesi gerekiyorsa, hakkıyla almayı nasib eylesin!
(سورة
الواقعة سبع وتسعون آيةمدنية)
Vâkıa Sûresi 97 âyet-i celîledir; Medîne-i Münevvere’de nâzil
olmuştur, Medenî âyetler ve sûreler cümlesindendir.
(بسم الله
الرحمن الرحيم اذا وقعت الواقعة)
“Vâkıa, vâki olduğunda, vukuat vâki olduğunda…”
Vukuat…
“Vukuat var mı?”
sözü askerde çok kullanılan bir tabir, değil mi?
“Vukuat var, vukuat
var!”
denince hemen toplanırlar, düdükler çalar, bir telâşedir kaplar!
Nedir bu vukuat? Tabii bu
önemli bir olaydır.
"Olay"
efendim olay! Vukuat nedir? Olaydır. "Olay var mı?" "Olay! Olay!"
Ünlem işareti... Değil mi? Dikkatleri çekiyor.
İşte olay diye bir şey,
vukuat diye bir şey varsa, hemen ona dikkat çekilir.
Yaratılıştan bu yana
bir
tek vukuat
olacaktır, bir tek
vukuat! Bu vukuatın oluşumu o kadar ürperti verici, o kadar
dehşetli, o kadar can alıcı ki, hiçbir can kalmayacak! O kadar
dehşetli, o kadar ürperti verici ve yürekleri hoplatan, taş taş
üstünde bırakmayan, yıldızları, ayları, güneşleri bir çırpıda
alaşağı eden bir olaylar zinciri!
Bir tek olay değil!
Önceden başlayan, bir mukaddimesi olan bir olay!
Evet,
Hz. Âdem’in yaratılışı
ile bu olayın çekirdeği oluşturuldu.
Cennete konulmuş, yasak ağaçtan yenilmiş… İşte olay başladı,
kibritle civek çakıldı ve çatır çatır yanmaya başladı. Yeryüzüne
geldi, oğullarında alev büyüdü; daha da büyüdü, daha da büyüdü… O
günden bu güne ateş bacayı sarıp duruyor. Sönmedi, söndürülmedi.
Büyük fitne,
kıyâmet!
Durup
dururken bu olay gerçekleşmeyecek.
Bu olayda en büyük sebep insanoğludur. İnsanların vukuatları
birleşe birleşe, kümeleşe kümeleşe; tepeden aşağı doğru inen
kartopu gibi büyüdü. Cennet, bir zirve, bir doruktur; insanlar
oradan aşağı yuvarlanmışlar. Tabi yuvarlanma esnasında katlana
katlana, büyüye büyüye yuvarlanma meydana geliyor. Nihayet
insanoğlunun hataları sarıla sarıla, yumak haline dönüşe dönüşe o
kadar büyüyecek, o kadar cihanı saracak ki, bir gün gelecek, bağlı
olduğu hatları koparacak. Onu ayakta tutan halatlar artık
zorlanacak, direkler yıkılacak ve insanoğlu kendi kendine evini
barkını alaşağı edecek.
(ظهر الفساد فى البر و البحر بما كسبت ايدى الناس)
"İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde
düzen bozuldu!"
sırrı zuhur edecek.
Yani Allah Teâlâ durup dururken kıyâmeti koparmayacak. İnsanoğlu
kendi hayat damarlarını kesecek. Kendi şah damarına giden hatları
kese kese nihayet oraya gelecek ve evrenin hayat kanallarını,
hayat kaynaklarını, bilgisizce yaptığı kötü işlerle, hayatına
kaynak olan hayatları kurutarak, kendi hayatına son verecek.
Böylece sanki dokunulmaması gereken, dokunulduğunda kıyâmeti
oluşturan bir düğmeye dokunmuş olacak! Hani modern binalarda veya
filmlerde görüyorsunuz,
kendi kendini imhâ etme
mekanizması
var. Geriye sayma başlıyor.
“Kaçın binadan!
Patlayacak, kaçın!”
diyorlar. İşte onun
gibi. Evet ama bizim kaçacak yerimiz yok!
Geri sayma işlemi Hz.
Âdem’in dünyaya inmesiyle başlamıştır.
O günden bu güne geriye sayma devam ediyor.
Saat efendim saat! İşte
kıyâmetin bir adı da
(الساعة)
Sâat'tir. Öyle bir olay ki bir çalacak, pir çalacak ve her şey
alaşağı olup gidecek! Müthiş olay! Kıyâmetin demek ki bir ismi de
olaydır,
vukuattır.
Bu vukuat demek ki geçmiş bir takım akıntıların birikintisi
neticesinde, barajın yıkılmasıdır. Şu anda Allah lutfuyla,
keremiyle insanoğlunun pisliklerinden, hatalarından oluşan akıntı
çirkefini tutmaktadır.
Rahmân
ismiyle bir bend misali
tutmaktadır. Peki Rahmân desteğini çektiğinde ne olacak? Rahmân
Sûresi’ni okuduk ya… Destek çekildiğinde, Rahmâniyyet sona erince
ne olacaktı,
vukuat
meydana gelecekti! İmdat kesilecek, yardım kesilecekti. İşte olay
budur! Bakın sûreler peş peşe nasıl geliyor.
Vâkıa
suresi,
Rahmân’ın
akabinde gelen bir sûre-i celîledir.
Her yaptığımız
günahtan
görünmeyen bir varlık; bizim göremediğimiz ve tabiri caizse
bir canavar
oluşuyor.
Canavar diye bir varlık yok,
canavarlaşan insanlar
vardır. Uğursuz diye bir varlık yoktur.
Uğursuzluk
nasıl olur? Uğursuzca kötü işler, yasak işler yaparsın ve böylece
toplumda, cemiyette, yaratılmış âlemde, toprağın üstünde,
ağaçlarda, havada, suda yaptığın kötülük sereyan eder ve onlara
kısırlık getirir. Bu şekilde onlara zarar verir, onları üzer,
onları karartır; onları rotasından çıkmaya zorlarsın. Onların
yapmış olduğu işlevine senden çıkan o kara duman zarar verir. İşte
o pislik, evrende bir oluşum meydana getiriyor.
Herkesin bir yeri
vardır;
sen oradasın, ben buradayım, o orada... Herkesin bir yeri var.
Şimdi herkes yerini almış iken bu yerlere dışardan başka varlıklar
getirip yerleştirmeye kalkarsak, nereye oturacak, benim tepeme mi
oturacak? Şimdi her yerin dolu olduğunu düşünün, ne yapacaktır?
Beni zorlayacaktır; itecek-kakacaktır. Nereye itecek beni? Duvara
gideceğim! Daha zorlarsa duvarı yıkacağım. İkiniz yan yanasınız.
Sen onu zorlasan, o ötekini zorlayacak, öteki de diğerini
zorlayacak.
Böylece bir zorlama
meydana gelecek, bir itiş-kakış meydana gelecek.
Bir ezilme olayı, bir bozulma olayı meydana gelecek.
İşte
insanoğlu üreten bir
varlıktır; ya şer ya da hayır üretirsin.
Şerler
bu âlemde kalır. Yapılan bütün kötülükler, o ürettiğin canavarlar
bu dünyada kalır. İlerisi yoktur, ileriye gitmez. Hatta aşağı
doğru çeker ve asılır, asılır… Yaşadığın âlemi aşağılara doğru
çeker. Havaya asılır, havada bir sıkıntı meydana gelir. Toprağa
asılır, toprak yerinde duramaz olur, çöküntüler meydana gelir. Ama
hayırlar
bu dünyada kalmaz. Hayır hafiftir, hayır latiftir; uçar,
kanatlanır ve bu âlemi terk eder gider. Zaten yanımızda tutmaya
çalışsak da tükenir, yok olur gider:(ما
عندكم ينفد و ما عند الله باق)
"Sizin
yanınızdakiler tükenir; Allah katındakiler ise bâkidir!"
Evet
yanımızdakiler tükenir
ve bizi de tüketir.
Tükenen tüketir; bu seninle kâim olan bir özelliktir, gitmiyor.
Öyle ise insan hem tükenir, hem tüketir. Bu sonunda, eriyip giden
ve bizi de eriten, yok eden bir zehir haline dönüşür.
İşte kıyâmet dediğimiz
olay; suyun bozulması, havanın bozulması, toprağın bozulması,
velhâsıl dağların, taşların, başların, eşlerin, çoluk-çocukların,
güneşlerin, ayların, yıldızların, bulutların, her şeyin fesâda
uğradığı, artık "hayat" kavramının bittiği,
(خلق
الموت)
ölümün yaratıldığı bir olaydır. İşte "Vâkıa"
ölüm olayıdır.
Ama nasıl bir ölüm olayı? Fertlerin ölümü değildir; topyekün bir
katliâmdır. Bütün varlıkların ölümüdür. Güneş de ölecek, ay da,
yıldız da, dağlar da, taşlar da, denizler de… Ve bunların içinde
olan tüm varlıkların ölümü! Yani kıyâmet bu safhadaki, şu andaki
hayat şartlarının bitmesi olayıdır. Bitti, sıfırlandı artık! Ötesi
yoktur. İşte "olay" dediğimiz hâdise budur! Şimdi biz bu sûrede bu
olayın vukûu anında uhrevî hayata intikal eden yönü göreceğiz.
Hemen bu hâdisenin, bu müthiş olayın ikinci safhasında yer alan
yönleri âyet anlatacak ve ona göre inşallah anlatmamızı
sürdüreceğiz.
(قامت
القيامة)
“Vâkıa
vâki olduğu zaman”,
"kıyâmet koptuğu zaman" demektir.
(وقيل وصفت
بالوقوع لانها تقع لا محالة)
Kıyâmet, "vukuat" ile tavsîf olundu; niye? Çünkü şek ve şüphe
götürmez bir gerçekle o vâki olacaktır, vukû bulacaktır. Bu
nedenle vukûu kesin olduğu için, kesinliğinden dolayı ona
vâkıa
dendi. Yani olacak mutlaka. Olacağının kesinliğinden dolayı ona
olay
dendi.
Diğer bir ifadeyle;
insanoğlu "olay" ne demekmiş, "ölüm" ne demekmiş, o zaman görecek!
Zaten o olayın olduğu zaman da yeryüzünü
nesnaslar
doldurmuş olacak. Yani
sûretâ insan
olup canavarlaşmış, öldürmekten zevk alan yaratıklar! Evet,
kıyâmet öncesi olaylarda insanlar arasını tasvir edecek olursak
kıyâmetin en
önemli vasıflarından birisi,
el-hercü ve’l-merc’dir;
yani kıtâlden
ibarettir. Öldürmek moda olacaktır! “Bugün şu kadar öldürdüm!”
Bununla övünecek adam! Hani ava giden adam: “Şu kadar avladım!”
diyor ya, avcılar övünür ya… “Şu kadar bıldırcın vurdum, şu
kadar domuz vurdum!...” O zaman da insanlar, insan avcıları:
“Bugün şu kadar kelle aldım!” diyecek! Bakınız,
Allah da onlara
öldürmek nasıl olacakmış gösterecek!
Ezmek nasıl oluyormuş, onlara gösterecek!
Öncekiler? Öncekiler
zaten bitmiş, öte tarafa geçen geçmiş. Ama şunu unutmayalım ki,
kıyâmetin
vukûu bütün varlıkları etkileyecektir; ölmüş olsalar bile!
Onlar da hissedecekler, onlar da duyacaklar! Çünkü onlar, her ne
kadar bu âlemdeki belli düzeydeki hayat statüsünü kaybetseler de
yine Allah’ın varlıklar üzerindeki tecellîlerinden etkilenirler.
Belli kanallardan, belli hatlardan yine O’na bağlıdırlar. Bu
nedenle Arş bile titreyecektir! Yani bu dehşetli bir olaydır!
Ölüleri de ilgilendirir; berzaha geçmiş olanlar da hissedecekler
kıyâmeti. Onu demek istiyorum.
İşte o canavarlaşmış
mahlukların tepesine gökler yıkılacak; dağlar koparılıp toz duman
halinde birbirine toslatılırken onların kafaları ezilecek! Yer,
onlarla top gibi oynayacak! Bir taraf kolundan, bir taraf
bacağından asılacak! Varlıkların içerisinde böyle ezilecek; şamar
oğlanı gibi bir oraya bir oraya, bir oraya bir oraya atılacak!
Allah yeryüzünü o hale getirmenin bedelini bu şekilde daha henüz
berzaha geçmezden evvel onlara adamakıllı bir ceza vererek
gösterecek! Evet, onun için Allah bize o günleri göstermesin! O
günleri Allah bize göstermesin demek, yaşatmasın demektir. Yoksa
görmekte bir beis yoktur. Yani onları Allah zaten şu anda bize
Kur’ân’da gösteriyor. Uhrevî hayatta da bu manzaraları zaten
göreceğiz.
Cennetin nimetlerinden birisi de bu oluşumları, bu olayları
izlemektir.
Demek ki, Allah göstermesin demek, Allah yaşatmasın demektir.
Bizde öyle duâ vardır.
(فكانه
قيل) Sanki
bu âyette şu şekilde bir buyruk yer almaktadır, şöyle denmek
istenmiştir:
(إذا
وقعت الواقعة التى لا بد من وقوعها)
"Vukûunda
asla şek ve şüphe olmayan kıyâmet koptuğu zaman!"
(ووقوع
الأمر نزوله)
Bir işin vukûu demek, onun inmesi, başa gelmesi demektir. Evet,
(نزل) "Başa
geldi" anlamındadır.
(نازلة)
"Nâzile" kelimesi de "azap" anlamında kullanılmıştır.
(نزلت
نازلة)
demek:
(أصابت
مصيبة)
"Musibet isabet etti" demektir. Niye? Çünkü bu âlemde olan her
şeyin aslı Arş'ta merbuttur, Levh’de yazılıdır. Zamanı gelince
yere:
(يتنزل
الأمر بينهن)
“(Allah’ın
fermanı) kademe kademe, aşama aşama, tedrîcen gökler ve yerler
arasında iner”
buyruğunca iner. Ve bu
âlemdeki zaman ile daha üstteki zaman farklıdır. Dolayısıyla bu
âlemdeki zamana göre peyderpey nâzil olur. Bir anda yıldırım gibi
gelmez. Ya nasıl? O, yola çıkmıştır; çoktan yola çıkmıştır. Yalnız
o yolun mesafesi, zaman ve zemin, Allah’ın ilmince tam
orantılıdır. O orantı tam anlamıyla ne ileri gider, ne geri kalır;
aynen gerçekleşir.
Evet Allah bir insanın
başına bir musîbetin gelmesini murâd etmiş ise, onu geri çevirecek
hiçbir güç yoktur; kendinden başka! Ona bir hayır murâd etmiş ise,
iyilik vermeyi kastetmiş ise mutlaka verecektir; O’na engel olacak
hiçbir güç yoktur. Böyle inanıyoruz. Ne güzel değil mi? Ama çabaya
gelince "cabaya" giriveriyoruz! "Ah etim, vah etim!" diyoruz!
Değil mi? İşler değişiveriyor! Tatbikatta arayışlar, vuruşlar,
varoşlar, varışlar… Aman ya Rabbî! Ne sokaklara giriyoruz, ne
düzenlere giriyoruz! Öyle ise
inandığımız gibi ne
zaman yaşayabilirsek;
hatta yaşamak da değil, yaşantımızı inandığımız ölçüde nasıl
paralelleştirebilirsek… Ki böyle demek daha uygundur; çünkü bazı
yaşantılar zorlama ile meydana gelir. İşte zorlama da olmayacak.
Ne zaman tereyağından kıl çeker gibi ve baklava, çörek, börek yer
gibi o inandığımız şeyleri tatbikata koyabiliyorsak, işte o zaman
mesele hallolmuştur! O zaman hayat tatlıdır. O zaman insan kulluk
ne demekmiş, ne kadar güzel bir şeymiş anlar; kul olmanın tadını,
zevkini alır ve Rabbine karşı, "Ma‘bûdun bi’l-hak" (gerçek ibâdet
edilmeye lâyık) olan Allah’a karşı boyun eğerken cân u gönülden
eğer. Buna lâyık olduğunu gerçekten bilir ve bir ızdırap
duymaksızın kulluğunu icrâ eder. Rabbımız bize bu bilgiyi ihsan
etsin. Bu bilginin adına
marifet
denir. İşte
mârifetullah sahibi bir âbid olmayı Rabbımız cümlemize nasip
eylesin!
Evet:
(يقال وقع
ما كنت اتوقعه)
der imiş Arap. Araplarda böyle söylenir.
(وقع ما
كنت اتوقعه)
demek:
(أى نزل
ماكنت اترقب نزوله)
"İnmesini beklediğim, gelmesini beklediğim geldi" anlamına
geliyormuş.
Dolayısıyla kıyâmetin
ilmi Allah katındadır. Bir emir verilmiş, geri çevrilemez.
Emr-i ilâhî geri
çevrilemez.
Allah murâd etti, emr u ferman buyurdu, bunu da Levh’e yazdı.
Artık kalem de kurudu, mürekkep kalmadı bitti! Yazım işlemi bitti,
karar bitti artık. Mutlaka olacak! Ne zaman? Allah bilir! Ancak
bunların
belirtilerini
biliyorsunuz ki Peygamberimiz haber verdi. Kur’ân’da değişik
üsluplar ile anlatıldı. Kitaplarımızda da
kıyâmet alâmetleri
diye bunlar yazıldı, çizildi. Hocalarımız, âlimlerimiz bunları
sizlere aktarmaktadır. Bunları öğrenerek ha geldi ha gelecek
bekleyeceğiz! Ancak, gelsin diye onu gözetlemeye gerek yok.
"Kıyâmet! Kıyâmet! Kıyâmet!" diye kafayı bozmaya da gerek yok!
Kafayı bozduysa zaten onun kıyâmeti kopmuştur. Değil mi? Kıyâmet
gelse ne olur, gelmese ne olur,
sen kul olduktan sonra?!
Sana ne edecek kıyâmet? Öyle ise bize lazım olan kulluktur! Biz
vazifemizi bilelim!
Dâbbetü'l-arz
çıktı mı,
çıkmadı mı?
Sana ne! Sen
vazifeni yapıyor musun? Sen ona bak!
Mehdi
çıktı mı, çıkmadı mı? Sen kulluktan haber ver! Öğrendin mi
vazifeni? Kitabın var, imkânın var; Allah sana imkânlar vermiş.
Sen ne işimi görüyorsun? “E, ben bekliyorum! O gelince bak
göreceksin ben aslan gibi olacağım!” Şimdi ne? Şimdi de tavşan
gibi! Olur mu ya? Her zaman aslan gibi olacaksın! Her zaman kul
olacaksın Allah’a!
Bizim kulluğumuz falana
ve filana kayıtlı değil ki!
Biz Allah’ın
kayıtlı kullarıyız;
biz Allah’a mukayyediz, O’nun akîdelerine mukayyediz. Kalbimizin
bağı O'dur! Akîde "bağ" demektir. Biz O’na bağlanmışız. Öyle ise
biz vazifeyi yapalım. Allah o şahısların yanında yer almayı, o
kutlu görevlerde bulunmayı murâd ederse, sen kendini zaten orada
bulursun. Senin elinde değil ki! Senin istemene bağlı değil ki!
Sana danışan olmayacak! Öyle ise biz yolumuzda olalım, kulluğumuza
bakalım. Böyle üzerimize düşmeyen düşlere dalmayalım. Bizi
ilgilendirmeyen seslere kulak vermeyelim.
Allah kulak vermiş, ama
kendisini ilgilendiren şeyleri dinlesin diye!
Göz vermiş, yine ilgilendiren şeyleri görsünler diye. Her şeyi
görmek gerekmez, her şeyi duymak gerekmez, her şeyi tutmak
gerekmez! Yollar vardır; her yol seni ilgilendirmez! Sen kendi
yolunda git. "Daha başka yollar var, nasıl bir şey acaba?" diye
sen ne karışıyorsun? Bir an evvel yoluna git.
Menzil-i maksuda
erişmeye çalış. Uğraşıp durma; vakit geçiyor! Vakit nakittir.
(و
انتصاب إذا باضمار اذكر)
"İzâ"nın cümle içerisinde mansub olması, mâkablinde
(اذكر)
kelimesi takdir edilerek gerçekleşir;
(اذكر
الوقت الذى وقعت)
şeklinde devam eder. Bu şekilde bu kısım: "Kıyâmetin koptuğu
zamanı hatırla, hâtıra getir, ki şimdi sana ondan bahsedeceğim!"
anlamına gelir.
Rabbımız bir ders
veriyor ve bu derste bizim hayal gücümüzü kullanmamızı istiyor.
Hayalen şimdi bir gerçeği, bir tabloyu karşımıza getirecek.
Biliyorsunuz
en güzel dersler görsel olanlardır.
Coğrafya
öğretmeni gelir, hemen haritayı karşıya kor. Yeryüzüyle ilgili ise
onu, siyasî ise onu, tarihî ise onu; ona göre bir harita kor.
Kimya
veya Fizik
dersi hocası ise bizi nereye götürür? Laboratuara götürür. Onunla
ilgili eşyaları, nesneleri ortaya kor ve anlatmaya başlar.
İşte şimdi bize Allah,
kıyâmet hâdisesi ile başlayan bir ders verecek. Allah o dersten
pay almayı nasip etsin. Biz ruhen yaşayacağız bunu. Bizim böyle
bir imkanımız var mı? Var.
Bizler geleceğe ve
geçmişe gidebiliriz;
zaman tüneline ihtiyacımız yok bizim. Tünel bizim içimizdedir;
istediğimiz zaman gideriz. Yalnız nereye gideceğini iyi
bilmelisin. "Rasgele zeydün" (gelişigüzel) olmaz. Hani filmler
oluyor ya… Bazen rasgele atıyor onu oraya-buraya… Ha, öyle değil!
Bu, bilimin ışığında, Rabbıyın denetiminde olacak. Bir sahibin
seni gözetlemesi lazım.
İşte o Kur’ân
yolculuğudur.
Kur’ân bize bu imkanı şu anda veriyor ve bizi bir zaman tüneline
sokarak geçmişe ve geleceğimize doğru götürüyor. Bunlar asla şek
götürmeyen, şüphesi olmayan olaylardır. Kesinlikle biz bunu
yaşayacağız. Ancak şu anda ruhen yaşama yönüne gideceğiz. Evet
mümin ne yüce şahsiyettir! Gerçek bir mümin 124 bin âlemden, diğer
bir ifadeyle 70 bin âlemden daha üstündür. Kalitelidir mümin;
mümin-i kâmil. İşte
Kur’ân’ın hedefi
mümin-i kâmil yetiştirmektir.
İnsân-ı kâmil, bütün nakîsalardan münezzeh (tenzih edilmiş) olan
Allah’ın huzurunda, O’nun tenzîhiyyetini dile getirebilen, bunu
hamd ü senâ ile ortaya koyabilen bir şahıstır. Ve işte biz şu anda
Allah’ın izniyle bunu yaşayacağız! Yeter ki kendimizi O’na
verelim; âfâktan ilgimizi keselim!
(ليس
لوقعتها كاذبة)
“Hiçbir yalancı onu
yalanlayamaz!”
Evet, hiçbir nefis, hiçbir yalancı onu yalanlayamaz!
(نفس
كاذبة)
Hiçbir yalancı nefis; hiçbir yalanlayan onu yalan sayamaz. Ne
zaman?
(إذا وقعت)
Vâki olduğu zaman. Halbuki şimdi yalan sayıyor! Aslında yalan
söylüyor; gerçekten yalan saymıyor! Onun iç âlemindeki dehlizlerde
bir virüs gibi çok küçücük bir canlı olsak; Allah bize imkan verse
de onun kalp âlemine bir giriş yapabilsek, bakacağız ki orada
âyâtullah yazılıdır;
(الهكم اله
واحد)
"Sizin
ilâhınız tek bir ilahtır!"
yazılıdır. Öyle mi?
Öyle tabii! Eğer imkanımız olsa da şöyle bir içinde gezinti
yapabilsek! Peki o zaman ağzından niye onlar çıkmıyor? İşte gâvur,
kâfir (örten) yâhû! "Örtüyor"
işte! İçinde olanı dışına vermiyor, örtüyor! Yalan söylüyor,
yalan! Anlatabiliyor muyuz? Öyle ise
gerçekten kıyâmete
inanmayan diye birisi yoktur!
Ama bunu, sana bana öyle gösterir; ve bu nedenle öyleleri müminler
manzumesi içerisinde yer almaz. Yanaşmaz, uzak durur. Enâniyeti
vardır, kibri vardır, hasedi vardır, ucubu vardır, pisliği vardır.
Şeytan tarafına geçer;
(كانهم
بنيان مرصوص)
"…kenetlenmiş
bir yapı gibi…"
olmaz, yan çizer.
Anlatabiliyor muyuz? Demek ki aslında özüyle o yine mümindir.
Gâvur olmak
mümkün değildir! Hepsine mührü basmış Allah!
Nasıl? Mecal mi var!
Ancak kişi kendini
nasıl tanımlarsa bu âlemde öyle kabul edilir. Kendini ne
zannederse o odur. O adam ne zannediyor? Kendini kâfir zannediyor;
kâfir olarak bize tanımlıyor, ben buyum diyor. Peki efendim,
tamam, biz saygı duyarız. Sen o musun? Osun. Peki! Onu biz o
haneye işleriz ve ona göre muâmele yaparız. Öyle mi?
(نحن نحكم
بالظاهر)
"Biz zâhire
(görünüşe) göre hükmederiz!"
sözünün anlamı da budur
işte. Biz zâhire göre hükmederiz!
(و الله
اعلم بالسرائر)
"Allah ise
sırları en iyi bilendir!"
Onlar bilmiyor muydu?
Nitekim anlatılır: Ebû Cehl’e soruldu:
"-Yâhu bu Muhammed’e
gerçekten inanmıyor musun sen? Yani bu Kur’ân onun sözü mü?" "-Yok
canım! Biliyorum ben, onun sözü filan değil. Ama mahsus
yapıyorum!"
Gördünüz mü? İşte
mesele budur! O da biliyordu onun Muhammed
aleyhi's-selâm’a
ait olmadığını. Kırk yaşına kadar adam böyle bir söz söylememiş;
kırk yaşından sonra iş değişmiş! Nasıl olur ya? Gözünün önünde her
zaman! Evet akıl ve mantık onun beşer ötesi bir değere sahip
olduğunun açık belgesiyken onlar bu açık belgeleri maalesef
görmezden geldiler. Ama onlar bunu yaparken bir zaman geliyor
Allah, siz misiniz gördüğünüz halde görmezden gelen diyor!
Bakınız, Muhammed
aleyhi's-selâm’ı
tanıma konusunda: "Onun peygamber olduğunu, kendi çocuklarını
nasıl tanıyorlarsa öylece biliyorlar!"
diyor âyet. Gördünüz
mü? Demek ki kasıtlı yapıyorlar! Fakat onlar bu kasıtlı yapma
neticesinde duyduğu halde duymadım diyor, gördüğü halde görmedim
diyor. Allah da, öyle ise ben size göstereyim diyor! Siz bana hile
yapıyorsunuz, Peygamberime hile yapıyorsunuz.
(و مكروا و
مكر الله)
Allah da onlara aynı planla cevap verir:
(ختم الله
على قلوبهم)
kalplerine bir mühür basar Allah, ses sedâ kesilir! İç âlemdeki bu
genişlik kaybolur. O gördükleri şeyler görünmez olur, o duydukları
şeyleri gerçekten duyamaz olurlar. Tuzağa yakalanırlar.
Daraltırlar, daraltırlar, daraltırlar ve daracık bir âleme
girerler. Ondan sonra da patlayıp giderler, geberip giderler!
Yaşadıkça artık âlem onlara dar olur. Bu,
küfrün psikolojisidir.
Acı bir olaydır, dehşetli bir olaydır! Her doğan anasından mümin
olarak doğduğu halde, Allah ona ihsan ettiği halde o bunları hiçe
sayar. Sen misin yalan söyleyen diyerek Allah da, sonunda onun
hayatını perişan eder!
Allah’la oyun oynanmaz!
Evet Allah’la oyuna kalkan, kendi oyununa kendisi düşer ve o oyun
onu sarar, onu zîr-u zeber eder gider! Kendi ürettiği ile kendini
gebertir. Onun için Allah: "Ben size bir şey yapmadım; siz
yaptınız!" diyor, Doğrudur:
(وما ظلمهم
الله ولكن كانوا انفسهم يظلمون)
"Allah onlara
zulmetmedi; fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı!"
O halde, burada hiçbir
yalancı onu yalan sayamaz! Neden? Çünkü buna mecali yoktur, buna
imkanı yoktur. Ama:(يقولون
بألسنتهم ما ليس فى قلوبهم)
"Kalplerinde
olmayan şeyi dilleriyle söylerler!"
Yani dilden ibaret
onların söyledikleri. Öyle söylüyor Kur'ân. Onun için
genelde gerçek gâvurlar
münafıklardır.
Bakınız biz bir münafık tanımı yapıyoruz. Ne diyoruz? "Dışıyla
inanmış gibi göründüğü halde içinden gâvur olan" diyoruz. Öyle mi?
Peki kâfir kim? İçiyle de dışıyla da inanmayan. Ha, aslı öyle
değil onun! Aslı nasıl? "Dışından gâvur imiş gibi görünüp içinde
şek olan!"
(فى قلوبهم
مرض:
شك)
"Onların
kalplerinde hastalık yani şek vardır!"
Izdırap var! Yâhu: "Yok!" diyemiyor adam! "Ya varsa?"
diyor! Ama bunu bir türlü izhar edemiyor, dışa vuramıyor. Gördünüz
mü? İşte bu da gâvurdur. Biz buna
kâfir
diyoruz.
Ama
bir zaman geliyor, o
ızdırap, o şek gittikçe dozunu artırıyor ve ondan sonra da Allah
onu mühürlüyor!
Gözlerinde, kulaklarında, kalplerinde mühür meydana geliyor. Bu da
birden olmaz. Bu, zaman içerisinde kendi yaptığı dalavereler,
yanlış hareketler, Allah'ın Peygamberine karşı, O'nun halifelerine
karşı, o yönde ve o yolda olanlara karşı dalavere çevirmesi
neticesinde döndüre döndüre bir de bakmış ki, elini-kolunu, her
şeyini kendisi, kendi kendini bağlamış adam!
Ötekini bağlamak
istiyordu, kendini bağlamış!
Kendine eder.
(عليهم
دائرة السوء)
"Kötülük
onların aleyhinedir, onlara döner."
Evet, bu manada böyledir.
Bir
ikinci manası
da;
(أى لا
تكون حين تقع القيامة نفس تكذب على الله)
Kıyâmet vâki
olduğunda Allah’ı yalanlayan bir nefis olamayacak. Allah’a karşı
bu hakikatları yalanlayanlar, Allah’ı yalanlayanlar, Allah’a karşı
yalan isnad edenler, yalan söyleyenler, kıyâmeti
yalanlayamayacaktır!
(و تكذب
فى تكذيب الغيب)
Ve gayb konusunda tekzibi olanlar da yalan sayamayacaktır.
(لأن كل
نفس حينئذ مؤمنة صادقة مصدقة)
Çünkü o vakit her can, her kişi gerçek bir mümin olacak. Yani
tekzip edemeyen, yalanlamayan, tasdik edici, sâdık bir mümin
olacak.
(و أكثر
النفوس اليوم كواذب مكذبات)
Bugün ise
insanların çoğu, yalan sayanlardan mürekkeptir, müteşekkildir.
Toplumun ekserisinde, insanlığın çoğunda kıyâmeti, gayba ait olan
ölüm sonrasını yalan sayanlar mevcuttur. Bugün çoktur; ama o gün
artık bunlara son verilecek! Nasıl yalanlayacak ki? Her şey
oluşmuş, tepesinde cayır cayır kıyâmet kopuyor, görünmeyenler
görünmüş, gökler yarılmış, melekler, saf saf, payır payır iniyor!
Bunu yalanlamaya imkan var mı? Evet bu âyetin bir açıklaması da
böyledir. Yani müfessirimizin açıklaması bu türden olmuştur.
(و
اللام مثلها فى قوله تعالى ياليتنى قدمت لحياتي)
Burada "livak'atihâ" kelimesindeki lâm, Allah Teâlâ’nın:
(ياليتنى قدمت لحياتي)
“Keşke
hayatta iken amel takdiminde bulunsa idim; cennet için ameller
yapıp gönderse idim!”
buyruğundaki lâm gibidir: Buradaki lâm tevgît (vakit ifade etmek)
içindir, tevgîtiyyedir. Evet,
(ليس
لوقعتها)
"Vukûu vaktinde"
(ليس
حينئذ) veya
(لهذا الوقت)
anlamında tevgîtiyyedir diyorlar müfessirler.
(خافضة
رافعة)
Kıyâmetin gelmesi ile,
büyük olayın oluşumu ile, olaylar ona bağlı olarak zincirleme
reaksiyon tarzında oluşacaktır.
(خافضة)
"O kıyâmet
hâfida’dır."
Ne demek? Aşağılayıcı, indirici, ezici, bükücü, dik olanların
dikliğini giderici, sivrilerin sivriliğini giderici, alçaltıcı…
(رافعة)
Yükselticidir. Evet,
kıyâmet alçaltıcı ve
yükselticidir.
Peki nedir bunlar?
Söyle söyleyebildiğin kadar! O kadar geniş ki! O ana kadar dünyada
alçaltılmış olanlar var, azizler var, değerliler var, iman erbabı
var… Sâlihler, sıddıklar... Bunlara ehemmiyet verilmemiş; bunlara
karşı bütün önlemler alınmış, hiçe sayılmış, alay edilmiş,
ayıplanmış ve her türlü kötülük, her türlü ifadeler, lafızlar,
sıfatlar onlara layık görülmüş! Ancak o gün işte onlar
(رافعة)
olacaklar,
yükselecekler.
Ötekileri ise; hani o dünyadaki sivrileri, kendilerini bir şey
zannedenleri, dik başlıları, secde etmeyenleri, ne oldum delisi
olanları
alçaltacak.
Evet, dağlar alçalacak,
Güneş indirilecek! Aşağıda olanlar oralara, oradakiler buralara.
Tersine
dönüşüm!
Evet, orada olan burada, burada olan orada.
Âhiret nedir? Âhiret
yer değişiminden ibarettir.
Bir değişimdir. Nedir? Zıtların yer değişimi olayıdır.
(هيخافضةرافعة)
demektir. Bu cümle, mahzuf mübtedânın haberidir.
(ترفع
أقواما و تضع آخرين)
O kıyâmet, bir kısım milletleri o vukuatta yükseltir,
şereflendirir; diğer bir takım milletleri de alçaltır.
Müfessirimiz bu kadar
kısa geçmiş; ancak tabii bunların çok anlamları, tefsirleri
vardır. Sıfatlarından hareketle bunları tefsir edebiliriz.
İçimizde bir takım duygular vardır. En basit anlatımı ile biz
onları sürekli ne yapıyoruz, alçaltıyoruz.
Mümin nefsini sürekli
köreltmekle, onun başını ezmekle memurdur.
Ama bir gün gelecek: "Ey nefis! Artık kaldır başını, bitti, iki
büklüm durma,
(قم)
artık kalk!"
denecek.
(يا أيتها
النفس المطمئنة)
"Ey itminana
ermiş nefis!"
sırrına erişilecek.
Demek ki bu âlemde nefis nasıl olmalı? Mahfûza olmalı, eğik
olmalı, dik olmamalıdır. Dik olan nefis diklenir! Ama kıyâmet
sonunda artık o iş bitti. Kalkmalı artık, ayağa kalkmalı. Peki bu
dünyada dikleşmiş nefisler? Onlar da alçaltılacak kıyâmet gününde!
Yani tersine olacak. “Siz diktiniz, dikleniyordunuz. Dünyada
iken eğleniyordunuz, gülüyordunuz!”
Bunlar hep Kur’ân’ın
içerisinde zaten anlatılan olaylardır. Bastırdığımız olaylar!
Hasettir, kindir, ucubdur, riyâdır… Sürekli baskı altında
tutuyoruz bütün bunları. Bir gün gelecek artık bizden bu alınacak.
Bu mücâhedenin neticesinde bu işlere son verilecek ve böylece biz
de artık başımızı Allah’ın izniyle, keremiyle doğrultacağız.
Burada başımız eğri olacak; gönlümüz de öyle. Huzurda daima eğik
olacağız, mütevazi olacağız. Ama bir gün gelecek: “Başınızı
kaldırın!” denecek. Burada yeryüzüne bakmak iyidir. Genel
anlamda
yürürken toprağa
bakacaksınız. Fazla yukarılarda gözünüz olmayacak;
tefekkür
hariç! Gökyüzünü tefekkür etmek için başını:
(فارجع
البصر)
"Gözünü çevir
de bir bak!"
emrine uyarsın,
çevirirsin. O ayrı bir konudur. Ama:
(و عباد
الرحمن الذين يمشون على الارض هونا)
"Rahmân'ın
kulları yeryüzünde tevazu ile yürürler!"
sırrıyla yer üzerinde
tevazuyla yürüyeceğiz; yere, toprağa bakacağız. Genelde böyledir.
Ayağımız yerde olacak, gözümüz yerde olacak. Çünkü bizim
hayatımızın genel yapısı arazîdir, arazî olmaktır, yerde olmaktır.
Biz semada yaşamıyoruz, yerde yaşıyoruz. Ama bir zaman gelecek
semavîlerden olacağız inşallah. Ötelere doğru açılıp gideceğiz.
Evet bunun için oralarda artık başınız dik gezeceksiniz. Sürekli
yukarıda olan başlar cennette ne mutlu başlardır.
Birisine rüyasında
gösterilmiş; cennet içinde gezmişler... Allah Allah! Bir kişi,
başını çevirmiş, böyle bakıp duruyormuş! Herkes işrette, oynuyor,
eğleniyor. Demiş: "Bu kim?" "Bu Rufâî’dir, Seyyid Ahmed Rufâî"
veya "Marûf-ı Kerhî" demişler, tam hatırlayamadım. Büyüklerden
birisi; ikisinden birisi ama… "E ne yapıyor bu?" demiş. Tabi o
bilmiyor. "O Rabbına nazar ediyor! O bütün amellerini O’nun için
yaptı. Hiç, ne cennet düşündü, ne cehennem düşündü. Onlar için
yaşamadı. Allah da onu kendisine bakmakla rızıklandırıyor. O,
Rabbısını seyrediyor şu anda.!" Görüyorsunuz başlar dik. Hani
Mehmedim diye söylüyor ya şair değil mi? "Başınız dik olsun
Mehmedim!" falan diye… Bu dünya diklik âlemi değil. Biz daima
burada olgun olmaya çalışacağız. Dolgun olup ağır olacağız.
Çevremize karşı mütevazi olacağız.
Olgun-dolgun ve ağır
hareket eden insanlar, daima düşünme fırsatını, doğruyu yakalama
fırsatını elde ederler. Dik olanlar, diklik edenler, kibirli
olanlar bir çok şeyleri kaybederler.
Kibir en
kalın perdelerdendir.
Neticede insanı gâvurluğa götürür. Şeytanın gâvurluğunun sebebi
nedir? Hakkı bilmemesi midir? Hayır! Deminden anlattık; o çok iyi
biliyor, dört kitabı da biliyor. Ama onun gâvurluğunun sebebi
kibridir! Evet, âyetlerde okuduğumuz zaman bunu görüyoruz:
(والذى
تولى كبره)
İşte bakınız âyette:
"Kibrini kendine vekil seçip onu ön plana alarak hareket eden
kimse" diye sapıktan söz ediyor Allah. Onun için mütevazi
olalım, hoşgörülü olalım. Ve dünyanın bir takım nimetlerini elde
edemediğimiz zaman boş verili olalım. Boş ver! Hakkı hoş gör,
batılı boş ver. Yani onlara nitelik verme, önemseme…
(ربنا
لا تؤاخذنا ان نسينا او اخطانا سبحان ربنا رب العزة عما يصفون وسلام
علىالمرسلين والحمد لله رب العالمين الفاتحة)
|
|
|


 |