
VÂKIA SÛRESİ 4-7. ÂYETLER
“…Yer
şiddetle sarsıldığı, dağlar parçalandığı, dağılıp toz-duman haline
geldiği ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman!...”
1
Allah'ı
ve Rasûlünü Tanımadan Yaşanan Bir Hayat
1
Hayvanlarda Tercih de Terakkî de Yoktur
2
İnsanın
Terakkîsi
2
Kıyâmet
Olayının Kurgusu İçimizde Mevcuttur
3
Kur'ân'ı Keşfetmek, Kendimizi Bulmak Demektir
3
Kıyâmet
İle Yeni Bir Düzen Kurulacaktır
4
Kaçınılmaz Muazzam Olay!
5
Yükseltici ve Alçaltıcı Olaylar Zinciri
5
Bu
Âlemde Ne Tamamen Adâlet Ne de Tamamen Zulüm Vardır
5
İmtihan
Âlemi
6
Karıştırılan İki Kavram: "Dünya" ve "Arz"
6
Anlamsız Hareket Kişiye Anlamsızlık Kazandırır
7
Yeryüzünü Kışkırtan Unsurlardan Şirk!
8
Diğer
Tahrik Olayları
8
Dikili
Her Şey Yere Kapaklanacak!
9
Kıyâmetin İki Aşaması: Alçalma ve Yükselme
9
Kıyâmetin En Tipik Özelliği Sarsıntıdır
10
Dağlar
Ufalanacak!
11
(إذا رجت الأرض رجا وبست الجبال بسا فكانت هباء منبثا وكنتم
أزواجا ثلثة)
أعوذ بالله من الشيطان الرجيم بسم الله الرحمن الرحيم الحمد لله رب
العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه أجمعين رب
اشرح لي صدري ويسر لي أمري واحلل عقدة من لساني يفقهوا قولي
Pek
muhterem kardeşlerim;
Bu
hafta Tefsîr-i Şerîf’ten okuyacağımız
bölüm, Vâkıa Sûre-i Celîlesi’nin 4.
âyeti ve bu âyeti izleyen kısımlardan olacak. Allah Teâlâ
Hazretleri lutfeylesin, kerem eylesin;
murâd-ı şerîfi
üzere biz kullarına tevfîkini refîk
eylesin. Lazım gelen, muhtaç olduğumuz, kendi
Zât-ı Akdesi’ne erişme,
rızasına nail olma yönünde ne kadar
ihsânâtına ihtiyacımız varsa, onları bu vesile ile bizlere
ihsan buyursun.
Yüce
kitâbını dersimiz içerisinde her
vesileyle vesile kılıyoruz. Ne mübarek ders ki bu ders;
tefsîr-i şerîf ve hadîs-i şerîf ne
mübarek dersler ki, bu dersler, insanı Hakk’a,
hakikata eriştirmede en büyük
vesiledir, en büyük, en sağlam yoldur. Allah Teâlâ bu yoldan
cümlemizi ayırmasın. Amin!
Allah'ı ve
Rasûlünü
Tanımadan Yaşanan Bir Hayat
Müminin
hayatı, Allah ve Rasulü ile
âlûdedir. Tabiri caizse o, hayatın
tuzu-biberi veya ekmeği-suyudur. Bu
hakikatlarla dolu olmayan bir hayatın bomboş olduğu, batıl
olduğu reddolunmaz bir gerçektir. Allah’ı ve
Rasûlü’nü tanımayan bir insanın
geçirdiği hayat, sığır hayatından, hayvan hayatından daha
âdî bir hayattır. Çünkü hayvanlar
Rablerini bilirler, Yaratıcılarını bilirler ve zorunlu olarak
tesbih ederler. Allah’ı bilirler ve O’nu tesbih ederler. Bununla
ilgili Allah’ın âyetleri vardır:
(ألم تر أن
الله يسبح له من في السموات والأرض والطير صافات كل قد علم صلاته و
تسبيحه)
"Göklerde ve yerde bulunanlarla dizi dizi
kuşların Allah'ı tesbih ettiklerini görmez misin? Her biri kendi
duasını ve tesbihini bilmiştir."
Hepsi getirdiği,
yaptığı tesbihi, duayı bilir. Öyle ise, o insan ki ne Allah’ı
tanır, ne Peygamberini; işte o sığırdan daha
âdîdir.
(أولئك
كالانعام بل هم اضل)
"Onlar
hayvanlar gibidirler; hatta daha da şaşkındırlar!"
ifadesindeki
(أولئك)’ye
matuf ve muhatap olan kişilerden daha aşağı olanlardandır. Allah
Teâlâ Hazretleri muhafaza buyursun.
İnsan daima hayvanlardan farklı olarak yaşamalı, hayvanlardan
farklı olmalıdır.
Hayvan ne yapıyordu? Kendine göre bir duası var mı? Var. Tesbihi
var mı? Var. Ancak bunları zorunlu, mecbur olarak yapar. Bir duası
var, bir tesbihi var. Peki namazı var
mı? Yok. Orucu var mı? Yok. Emr-i
bi'l-ma'ruf
nehy-i ani'l-münker
(iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak)? Yok. İşte bu
yoklar, sende olması lazım. "E, ben
Sübhânallah derim, arada sırada Elhamdülillah da derim!"
Onu hayvan da diyor! Bak hayvan da söylüyormuş onu! O tesbihi, o
duayı o da yapıyor. Öyle ise senin duan farklı olmalı. Senin
Hakk’a yalvarışın, yakarışın hayvanda olmayan şekliyle olmalı.
Yani daha kâmil manada olmalı. İnsanca olmalı, hayvanca değil. O
halde bu yaratılmış olan ağaçlar da Allah’a secde eder, bitkiler,
yıldızlar ve güneşler de. Ancak bizde olanlar onlarda yoktur. Öyle
ise sende olanları kullanacak, farklılığını gösterecek, farklı
şekilde Allah’a yaklaşacaksın. Şuurluca, bilinçli bir şekilde
vahiy içinde yer alan dillerden döktüreceksin ve o tellere vurup
avazını kutlu aleme göndereceksin.
İşte
insanın Hakk’a yaklaşımı; toplumsal münasebetleri tesis etmesi ve
Allah’a kulluğu türlü tellerden, türlü dillerden
îfâ etmesi şeklindedir. Hayvanın teli
bir tanedir, tek kalıbı vardır onun: Hayvanca! Yani canlı olması
hasebiyle kendine yüklenmiş olan bir görev vardır ve bunu da
yapmak zorundadır. Biz ise, böyle kendimizi zorunlu hissettiğimiz
için değil, "mecburum, ne yapayım?" diye değil; aşkla, şevkle
"istiyorum!" diyerek yapacağız. "Mecburum" değil, "ercû:
istiyorum" diyeceksin.
(من كان
يرجو)
"Kim
isterse…"
Hayvanda "yercû" (istemek) yok. Ya?
Hayvanın recası-havfı
(ümidi- korkusu) yoktur. O ne yaptığını bilmez. Yani bilmez derken
söylediğini, tesbihini, dua ettiğini biliyor; ama bu bilgisi de
zorunludur. İnsan ise kazanır, sa’yeder,
kesbeder. Eğer o yolda olmazsa
geriler. Hayvanda bu özellik yoktur. Hayvan, hayvan olmaya ve
öylece kalmaya mahkumdur. İnsan öyle
değil; insan mahkum değildir. İnsan,
kâsip (kazanan) bir varlıktır. Ya
ileri geçer, ya geriye doğru gider ve hayvandan da aşağı iner. Ama
hayvan aşağı inmez. Hayvan hiçbir zaman şeytanlığa inmez. Şeytan
olmaz havyan; melek de olmaz, insan da olmaz. Onun için hiçbir
zaman maymun, insan olmaz, olamaz. Mümkün değildir. Böyle
bir şey realiteye aykırıdır. Niçin yaratıldıysa o
aşamada, o menzilde kalır. Ötesi? Ötesi yoktur.
Ama
insan vasıf itibariyle daima nitelik değiştirir, özellik
değiştirir. Melekiyyet kazanır,
meleklik vasfı ile muttasıf bir insan olur. İnsandır ama:
(متصف
بصفات الملائكة)
"Meleklerin
sıfatlarıyla muttasıf"
olur ve daha ötesine
geçer. Ulûhiyyetin bir takım sırlarına
erişir.
(تخلقوا
بأخلاق الله)
"Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanın!"
sırrıyla
ilâhî huylarla ezenir ve bezenir.
Nerede ise Huzur'da yer alır ve bazen de karıştırılır.
Îsevîler’in Allah ile İsa’yı
karıştırması gibi… Karıştırılır. Neden karıştırılır? O kadar
benzer taraflar oluşur ki… Ama şunu unutmayınız ki bir şeye
benzemek, o olmak demek değildir. Allah Teâlâ’nın yüce
sıfatlarını taklit ede ede insan ki
biz buna "tahalluk" diyoruz,
"yaklaşma" diyoruz… Zaten evren içerisinde insanın en güzel
yaptığı, Yaratıcısını taklit etmektir. Allah kuşları
yaratmış, insan onu taklit ederek uçmasını öğrenmiş. Balıkları
taklit etmiş, onlara bakmış, denizde yürümesini, gitmesini,
denizin altına bile girmesini öğrenmiş. Öyle değil mi? Velhasıl
insanın en mükemmeli, Yaratanını taklit edendir. Ancak şunu
unutmayalım ki her zaman söyleriz, bu taklitler daima bilinçli,
şuurlu bir şekilde yapıldığı zaman insan ondan bir anlam
çıkarır, o anlam ile anlam kazanır; şuursuzca değil!
Kıyâmet
Olayının Kurgusu İçimizde Mevcuttur
Evet
kardeşlerim, böyle giriş yaptık. Vâkıa
Sûre-i Celîlesi’ne girmiştik.
Vâkıa, "olay" anlamına gelen, "müthiş
olay" anlamında bir kelimedir. Evren içerisinde olay diye bir
şey varsa, işte budur. Onun için Allah bu
sûreye Vâkıa ismini vermiştir. Yani diğer bir ifadeyle
Vâkıa suresi, kıyametin bir vasfı, bir
niteliği, bir ismi olarak bu adla anılmıştır. Bu
sûrede bu olaydan söz edildiği için
sûre-i celîle Vâkıa olarak isimlendirilmiştir.
Bu
vâkıanın başlangıcı ile olacak hâdiseler bizlere
anlatılıyor.
Aslında bu olayın
kurgusu bizim kafamızda, bizim içimizde mevcuttur.
Yani biz bu olayın dışında değiliz, içindeyiz. Ve bu olay bizim
özümüze nakşolunmuştur. Şimdi anlatılan
âyetler, özümüzde, bilinçaltında gizli bir disket gibi
meknuz olan o kader çizgisi içerisindeki satırların gündeme
gelmesini sağlayacaktır. Âyetler bizim
için bir dürtü olacak, bir uyarıcı olacak, içimizdeki tuşlara
basacak. Bastığı anda hayalimizdeki tablolar hemen ekranda
görülecek, seslendirme olayları iç âlemimizde zuhur edecek veya
bir başkasından doğru duyacağız. Her ne ise, bu şekilde tasvir,
muhakeme ve müzakere oluşacak. İnsan burada yerini alacak.
Muazzam bir
harekettir bu!
Kur'ân'ı
Keşfetmek, Kendimizi Bulmak Demektir
O halde
Kur’ân’ın en büyük özelliği "zikir"
yani "hatırlama" olması; "müzekkir"
yani "uyarıcı, hatırlatıcı" olmasıdır. Kur'ân bizi uyarıyor:
(فذكر)
"Uyar!"
Evet, öğüt ver demiş,
insanın uyarılması öğütle olduğu için öğüt ver diye ifade olunmuş.
O halde insanoğlunun duygularının meçhul kalan, gizli kalan,
mestur kalan hallerini keşfeden
ilâhî bir kâşiftir
Kur’ân.
Ve Kur’ân’ı dile getiren bir kimse de
mecazî anlamda kâşiftir.
Müfessir, kâşif
demektir.
Kur’ân’dan keşif yapan kişiye müfessir
denir. Allah’ın mübarek kelimelerinin altında yatan manaları
değişik usuller ve tarzlarla, uğraşarak, didinerek ihraç eden,
istinbat eden, çıkaran bir kimse
kâşiftir, mucittir. İşte bizim yapmamız gerekenler de bunlardır.
Bunları bileceğiz, bulacağız.
Aslında bu kelimelerin
altında yatan manaları bulmak demek, kendimizi bulmak demektir.
Çünkü Kur’ân insanı anlatır, insan içindir. İnsan için bir
rehberdir. Mükemmel şahsiyeti anlatır. Ve bu mükemmel şahsiyet,
ilâhî sıfatlarla donanmış kişinin adıdır.
Halifetullahtır,
insan-ı kâmildir. Yaratan ve yaratılan karşı karşıya gelir.
Huzur'da:
(عند مليك
مقتدر)
sırrına
erişir ve o insan da
muktedirleşir, iktidar sahibi olur. İnsanoğlu şimdi insanların
yaptığı iskemlelere, sandalyelere, koltuklara oturunca, üzerinde
de yazmışlar falan koltuk diye, o oldum zannediyor. Zan ilim
değildir.
Önemli olan Yaratanın
huzurundaki serir üzere oturmaktır.
O makamda, O Melik’in katında yerini alabildin mi, işte
ölümsüz
makamı
kazandın demektir. Kimse senin elinden o
ünvanı alamaz. Allah bizleri bu iktidar ile muktedir
kılsın. Bunun dışındakiler yalandır, faso-fisodur.
Firavunlar
da oturmuşlardı altın koltukların üzerinde. Bütün insanların
tepelerinden bakmışlar, onları önlerinde eğmişler, yerlere
kapaklamışlardı! Ama şimdi
nerelerdeler? Kemiklerini bile bulamıyorsunuz! Elin oğlu onları
çelik-çomak haline getirmiş, oradan oraya, buradan buraya alıp
duruyor, müzelerin içerisinde kendi kendine bir şeyler kurup o
zavallıları çanak çömleğin arasında teşhir ediyor!
Öyle mi? Öyle. Demek ki bir
çanak-çömlek ne ise Firavunun kemiği de o duruma düşmüştür!
(يا
ليتنى كنت ترابا)
"Keşke
toprak olsaydım!"
sırrı
zuhur etmiş, toprakların, çakılların arasında teşhir edilmektedir.
Ama bir Nebî’nin kabri öyle mi?
Bir Muhammed aleyhi's-selâm'ın
sen değil kemiğine, kabrine bile dokunamazsın! Bakınız nasıl
korunuyor, nasıl tazim ediliyor, nasıl saygı gösteriliyor.
Yüzyıllar boyunca sel gibi insanoğlu akıyor ve Allah’ın huzurunda
durur gibi onun huzurunda duruyor! Çünkü o
Nebî’nin Hak katında hazır olduğunu bilen o
hâzırûn, onun huzurunda durmakla
Allah’ın huzurunda durduklarını biliyorlar ve duruyorlar. Allah
Teâlâ bu basireti cümlemize ihsan eylesin.
Evet,
olay bizim içimizdedir diyoruz. İçimizde bu olayları yaşayacağız
ve inşallah Allah el verdiği ölçüde yaşatmaya çalışacağız.
Kıyâmet
İle Yeni Bir Düzen Kurulacaktır
Vâkıa,
bugünkü düzenin bozulması, başka bir düzenin getirilmesi olayıdır.
Yani kıyamet olayıdır. Olay budur. Bugünkü düzen, insanların
sapıkları tarafından, diğer bir ifadeyle genel anlamda sapıtmış
olan insanoğlunun bozması ile bozulacaktır. Nihayet, Allah Teâlâ
bunları bir tarafa çekecek ve: "Çekilin bakalım şöyle! Yeteri
kadar bozacağınızı bozdunuz. Ben şimdi yeniden kuracağım, yeniden
bir düzen oluşturacağım ve bundan sonra sizleri karıştırmayacağım.
Sizlerden iyileri kötülerden ayıracağım. İyileri iyi yere,
kötüleri de kötü yere koyarak gereken dersinizi vereceğim!"
diyerek âlemi ikiye ayıracaktır: İyileri bir tarafa, kötüleri bir
tarafa. Artık bundan sonra huzursuzluk olmayacak. Kavga yok,
gürültü-patırtı yok, vurma-kırma yok, sövme-sayma yok, bozma yok…
İşte
olay budur! Böyle bir olaya can kurban! Hepimiz böyle bir olayı
bekliyoruz. Öyle olsun istiyoruz. Çünkü beni döven var, bana söven
var, beni engelleyen var, bana layık olmadığımı ifade eden var,
söyleyen var. Ne olması lazım? Sabrediyoruz.
(و بشر
الصابرين)
"Sabredenlere müjdele!"
âyetine
bakıyoruz. Müjde almaya çalışıyoruz, moral bulmaya çalışıyoruz.
Ama istiyorum ki bunlar olmasın, Rabbımı
daha iyi dinleyeyim. Çatlak sesler gelmesin, bir takım anıranlar
olmasın, böğürenler olmasın, vuranlar-kıranlar olmasın. Beni
rahatsız etmesinler. Bir huzur istiyorum. Huzur ortamı istiyoruz.
İşte o olayı istiyorsun sen. Olayın arkasını istiyorsun, o nizamı
istiyorsun. Hepimizin içinde bu arzu var, bu istek var. Allah
sizin arzularınızı yerine getirecektir ve en güzel biçimiyle
sizleri o huzurda hazır edecektir, inşallah.
Bu,
yalanlanamayan, insanların, varlıkların
yalanlayamayacağı bir
olaydır.
Yalanlayanlar da sûretâ yalanlarlar. Öz
itibariyle yalanlamaları mümkün değildir. Çünkü her beşer o olayı
kendi çapında, kendi içinde yaşar. Hayat başlı başına bir olaydır
ve hayattan çekilip gitmek de bir olaydır; ölüm bir olaydır. Bütün
bu olayların birikimi o olayın bir tezahürüdür, o olayın
habercisidir. Evet: "Olay var olay!" Ünlem işareti (!)
koyarak… Her neyse, bu bütün olayları toplarsınız; bu olaylar o
olayın sadece bir sızıntısından ibarettir. Bir yel ile gelen cılız
bir sesten ibarettir. Bunun için onu inkâr etmek mümkün değildir.
İnsanın çocukluğundan bu yana başına gelen enteresan olaylar, hele
hele bunların içinde çok korkunç
olaylar vardır. "Bittim, yok oldum!" dediği olaylar vardır.
Ama bitmemiştir, tükenmemiştir. İşte bütün bunları hatırlayınız.
Bu olayların içerisinden çıka çıka
geliyorsunuz. Bu olaylar herkes için değişik aşamalarda, değişik
platformlarda, mertebelerde, derecelerde ve görünümlerde zuhur
eder. Dinlerse insan bunu duyar. Kendini keşfetmeye çalışırsa
bunları anlayacaktır. "Doğru!" diyecektir. "Ben bu
mevsimleri yaşadım, yaşıyorum" diyecektir. Yaşatmaktadır.
Yaşayacağız.
Allah kullarını alıştıra alıştıra, o
büyük olaya çekmektedir.
O büyük olaya gidiyoruz, o büyük meydana gidiyoruz. İnkârı mümkün
değil! Oluşumundan önceki o son oluşum anı ise zaten artık bütün
inkârların belinin kırıldığı, onların varlığına son verildiği bir
zamandır. O gün meydana gelen olay, "alçaltıcı
ve yükseltici"
bir özelliği olan, bütün diklerin dikliklerinin giderildiği, bütün
boynu büküklerin boyunlarının kaldırıldığı, zelil edilenlerin aziz
edildiği, aziz edilip de hak ve hukuku hiçe sayarak hakkı olmayan
izzete büründürülenlerin zelil edildiği, alaşağı edildiği bir
olaydır. İşte böyle bir olay!
Demek
ki "yükseltici-alçaltıcı"
olaylar zinciri vardır. Bu olayların genel anlamda tanımını
yapacak olursak; bu olaylar iki ana aşamada zuhur edecek:
Yükseltme ve alçaltma olayı. Tepede, çok uzaklarda olan güneşler,
tepemizin üstüne inecek, alçalacak. Tepemizin üstünde,
inanmışların, azizlerin tepesinde yer alan zulüm, zulmet,
yükseltilecek, uzaklara defedilecek, kaldırılacak, yükleri
kalkacak. Velhasıl lâyık olana lâyık olan verilecek. Ama bu âlem
böyle bir âlem değildir.
Zıtların bir arada
bulunduğu bir âlemdir.
İyinin yanında iyinin yer alması gerekirken kötünün yer aldığı;
eğrinin yanında eğrinin yer alması, doğrunun yanında da doğrunun
bulunması gerekirken tam tersine olduğu, tebrik edilmesi
gerekirken sövüldüğü-sayıldığı, sövülmesi-sayılması gerekirken
tepelere çıkarıldığı, baş tacı edildiği bir zıtlıklar, bozukluklar
yurdudur, tefessüh (çürüme, kokuşma) âlemidir. Burada her şey
bozulmuş, her şey yolundan çıkmış, rayından çıkmıştır. Bunu
düzeltmek lazımdır.
İşte,
bu "olay" bu düzeltme işleminin yapılması olayıdır. O halde herkes
lâyık olduğunu bulacaktır. Bu âlemde maalesef öyle değildir.
İnsanoğlu bu âleme ayak
basalı, adalet dediğimiz şey, hele hele
fazilet dediğimiz olay kuyruklu yıldız gibi çok nadir görülmüştür!
Yüzyıllar içerisinde şöyle bir görünmüş, kaybolup gitmiş! Nerede
Ömer’in adaleti, değil mi? Sanki bir varmış bir yokmuş.
Peygamber-i Zîşân gelmiş, uğraşmış
didinmiş…
Zannediyoruz ki biz Peygamber aleyhi's-selâm
gelince her şey halloldu. Hayır!
Kısmen, çok
kısmen! O, öğretti sadece.
Yoksa yeryüzünün her tarafından cehalet kalktı, zulüm kalktı, her
şey nura garkoldu bitti mi? Yok canım
öyle şey! Böyle bir şeyin olması da gerekmez. Buna kimsenin gücü
yetmez. Böyle bir şeyle yükümlü değildir Peygamber; böyle bir
görevi de yoktur.
Aslında bu âlem tamamen
aydınlanmaya müsait değildir.
Görmüyor musun bir tarafı gündüzken bir tarafı gecedir! Yuvarlak
çünkü. Senin elinde değil ki her tarafını aynı hale getirmek.
Dümdüz yapabilir misin yeryüzünü? Yapamazsın. O gün Allah yapacak
ama! O gün gelince her şey dümdüz olacak!
(لا ترى
فيها عوجا ولا أمتا)
"Orada
ne bir iniş, ne de bir yokuş görebileceksin!"
Ne dağ
kalacak, ne bayır, ne çayır! Dümdüz!
İşte
bugün olay günüdür. O halde bunları kimse yapamazsa yapan "Birisi"
vardır. Yaptığı zaman "olay" olacak! Çünkü bu
bir olay, gerçekten olay. Uğraşılmış, didinilmiş…
Firavunlar, Nemrutlar
tamamen zulüm, tamamen karanlık olsun istemiş. Buna da izin yoktur
ha! Güneş
vardır. Güneşin önüne set çekemediğin sürece bir taraf aydınlık
olur. Olur mu? Olur tabii, olmuştur.
Onun için Allah,
Nebîler
göndermiştir bu yeryüzüne. Onlar
güneştir;
doğan güneşlerdir. Ama güneş doğar, arada sırada
önüne bulutlar
gelir, kaybolabilir,
arkada kalabilir veya batabilir. Yani bu ufuktan çekilip, başka
bir ufka gidebilir. Onun için de arkadan
karanlık
gelir.
İşte,
bu dünya bir koşuşturma yeridir. Ayların, güneşlerin peş peşe
geldiği, birbirini takip ettiği bir kovalamaca âlemidir. İyisi de
bulunur, kötüsü de bulunur. Ama iyi, iyiliğin karşılığını göremez;
kötü de kötülüğün karşılığını maalesef görmez ve bulamaz, nedense!
Neden? Çünkü
bu âlem karşılıkların
alındığı bir âlem değildir.
Dâru'l-cezâ
değildir burası; yani karşılık alma âlemi değildir. Ya nedir?
Dârul-imtihandır,
imtihan âlemidir. Burada sadece yapacaksın, sadece ortaya
koyacaksın. Serbest bırakılmışsın. Hemen anında doğrultulmuyorsun.
Öyle ya
mesela öğretmen imtihan eder. Bakar ki öğrenci eğri yapıyor,
yanlış yapıyor. Gidip de:
"Şunu düzelt!"
derse, imtihanın sırrı bozulur. Karışmayacaksın. Yapsın
yapacağını. Değil mi? Genel anlamda söylersin:
"Bak, şöyle
şöyle yapmanız lazım. Şu doğrultuda
giderseniz iyi olur, iyi netice alırsınız…"
Ama birinin başına gider de: "Şunu şöyle yap, bunu böyle yap"
deyince bu işin kıymeti kalmaz. İmtihan olmaktan çıkar bu,
kopya vermek anlamına gelir. İşte bu dünya hayatı budur. Öyle ise
dünya hayatını bilelim ve bu bilgi üzere moralimizi bozmadan
çalışalım.
Burası
çalışma âlemidir.
Zamanı boşa harcamamalı.
Yerimizi, yurdumuzu bu şekilde değerlendirerek, çile çekerek, ter
dökerek, kazanmak için uğraşmalıyız. Bir gün gelecek layık
olduğunu merak etme bulacaksın, alacağını alacaksın. Düşman da
layık olduğunu bulacak ve yerini alacaktır. İşte o gün böyle bir
gün, böyle bir olayın zuhur ettiği gündür.
Evet:
(خافضة
رافعة)
"Alçaltıcı,
yükseltici…"
Söyledik ki bunun çok geniş anlamları vardır. O gün içerisinde
merfu olması yani yükselmesi
gerekenler yükseltilecek; alçak olması gerekenler alçaltılacak.
İşte o olay bu olaydır.
4.
âyetten devam ediyoruz.
Esteîzü billah:
(إذا رجت الارض رجا)
"Yer,
yeryüzü, yaşadığımız küre, arazi, toprağın yer aldığı dünya
parçası şiddetle sarsıldığı zaman!"
Evet
şunu da yeri gelmiş iken söyleyelim:
Büyük İslâm kültürü
içerisinde bir karışma ve karıştırma olduğu için âyetleri,
olayları yeniden izaha girişmek lazım geldiği kanaatindeyim.
Kur’ân’da bir
"dünya"
tabiri, bir de
"arz"
tabiri vardır. Şu anda bizim ayağımız
arzdadır;
biz arzda yaşıyoruz. Ve aynı zamanda
"dünyanın da bir
bölümünde"
yaşıyoruz,
"dünyada" değil!
Dünyanın bir bölümü! Arz dünyanın içinde yer almaktadır.
Dünya
neresi?
Arş'a kadar olan
kısımdır.
Bütün bu sistemlerin, bu yıldızların hepsi birden dünyadır. İşte
biz bunu, dünyayı burası olarak anlamışız ve Kur’ân’daki dünya ile
ilgili anlatımları da bu dar yeryüzüne sığdırmaya çalışmışız. Çoğu
zaman da tasannu yani olmayacak şeyler meydana gelmiş. Şimdi o
kadar izahlar var ki gülünç duruma düşüyoruz! Onun için açılmak
lâzım. Göklere doğru açılmalı, çevreye açılmalı. Ve buna göre yeni
kavramlar, yeni yorumlar getirmek lazımdır. İnşallah!
Biz dünyanın sadece bir
odasında yaşıyoruz.
Ama dünyanın dolu (pek çok) odaları vardır.
Yıldızların
hepsi birer odadır. Onların hiçbiri de boş değildir. O odalarda da
bir şeyler istif edilmiştir, bir şeyler vardır. Biz dünya
birimlerinden bir birimde yaşıyoruz ki işte
arz
budur. İşte âyette de bizim şu andaki
yaşadığımız yeryüzünden söz ediliyor.
(إذا رجت الارض رجا)
"Yer, tam bir
sarsıntı ile sarsıldığı zaman!"
Bir başka ifade ile:(إذا
زلزلت الارض زلزالها)
demektir.
(حركت تحريكا شديدا)
Buradaki mef’ulü
mutlakı tekid anlamında
müfessir "şedîden" kelimesini
getirmiştir. "Şiddetle" yeryüzü sarsıldığı, tahrik edildiği zaman…
Evet
diyoruz ya: "Beni tahrik etme yâhû!
Yapma, etme!" İşte, yer de tahrik edilecek, kışkırtılacak! Öyle ya
sen kışkırtılıyor musun? Tabii. O da kışkırtılacak. Onun için
yeryüzü de laftan
anlar. Onun
da bir mantığı vardır; onun da anlayışı vardır. Hani ne diyor
Allah: “Biz arza şöyle dedik, semaya ve arza şöyle dedik…” Değil
mi?
(فقال لها
وللأرض ائتيا طوعا أو كرها)
"Ona ve
yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek gelin dedi"
Bak, konuşuyor onlar!
Onlar da laf anlıyor, söz dinliyor. Ne diyor?(و
قال الانسان ما لها يومئذ تحدث اخبارها)
"İnsan
ona der ki: 'Ne oluyor buna?' İşte o gün (yer) haberlerini
anlatır!"
Görüyor
musun bak, konuşuyor!
İşte,
yeryüzü kışkırtılacak ve yerinde durması gerekirken, yerinden
atlayınca oradaki patlayacak. Hani filmlerde görüyorsunuz ya…
Adamı bombaya bağlıyorlar da kımıldayamıyor ya… Çünkü kımıldasa
patlayacak. Ensesinde… İşte yeryüzü de böyle bir plan ile
planlanmıştır.
Deprenme olayı yerin
hem kendisine, hem de üstünde yaşayanlara zarar verir.
Onun için böyle fazla hoplayıp zıplamak iyi değildir. İnsanoğlu
insanca hareket etmelidir. İnsanî olmayan anlamsız hareketlerden
sakınmalıdır. Yoksa içindeki belli duyular ve duygular kıvamını
bozar.
Onun
için, bakıyoruz, siz de bakın! Bazı ağalar var… Ne o? Spor
yapıyormuş… İnceleyin bakalım,
bir ilmî tespit
yapılsın.
Din-diyanetten uzak yaşasın, ama bol bol
spor yapsın. Ne kadar yaşıyor? Bir bakın bakalım. Bir de edebi
ile, dînî hissiyatı ile yaşayan,
emirleri yerli yerince yapan, ifrat ve tefritten uzak, itidal
üzere yaşayan bir insanın yaşantısı kontrol edilsin.
Vallahi'l-azîm
size söylerim ki o dindar insanın ömrü ötekinden daha uzundur!
Tabi bu, genel anlamdaki bir tespit. Çünkü zaten araştırmalar tek
kişi üzerinde yapılmaz, belli oranlarda yapılır. Eğer onun dediği
gibi olsaydı, onun çok yaşaması gerekirdi. Ben diyorum ki;
iş harekette değil,
anlamlı harekettedir.
Anlamlı, itidalli ve gerektiği ölçüde hareket etmektedir.
Durup dururken
anlamsız hareket, kişiye anlamsızlık kazandırır ve gücünde israf
meydana getirir.
Çatlaklar ve gedikler açar, hayatını tahrip eder.
İşte
yeryüzünün de artık kışkırtıldığı bir zaman… Kim kışkırtacak?
İnsanoğlu yâhû! Evrende ne varsa,
insandan daha büyük kışkırtıcı yoktur. Nasıl kışkırtacak canım?
Biliyorsunuz ki -deminden söyledim- yerler ve gökler şuur
sahibidir. Onların da kendine göre bilgisi vardır.
Zaruraten bilmesi gereken bir ilim
vardır; ilm-i zarurî verilmiş onlara.
Onların bir kurgu türünde, Yaratanın kendilerine yüklediği ölçüde
bir bilgisi vardır. Hoşlanmadıkları şey nedir? En çok sevmedikleri
şey, Allah’a
şirk
koşulmasıdır.
Onun için şirki duydular mı, zangır zangır
titrerler! Allah Teâlâ Hazretleri:
(قف)
"Dur!"
diyerek, teskin edici tecellîyi yaparak
onları teskin eder, durdurur. Onları bir tür sıvazlar. Bunlar hep
âyetlerde, hadislerde mevcuttur.
Ama bir gün gelecek
dur demeyecek, onu teskin etmeyecek.
Ondan sonra onlar da çıldıracak! Kime?
Üzerindeki müşrik insanlara. Çünkü artık din, diyanet,
Allah diyen adamlar kalmamıştır. Yallah! Hepsi gidiyor! Vuran
vurana, kıran kırana… Herc-ü
merc olayı! İşte o zaman artık -zaten
bunları sohbetlerde de söylüyoruz- Kurân
gitmiş, Hacerü'l-esved
gitmiştir.
Yani dînî amblemler, işaretler yerinden
kalkmıştır.
İşaretin kalkması demek, bereketin gitmesi, mana gücünün artık
kesilmesi demektir.
Kâbe’nin
yıkılması,
Hacerü'l-esved'in
alınması,
âlimlerin
öteki aleme intikal ettirilip
yeryüzünün cahillerle dolması,
Mushafların
ortadan kalkması ve silinip gitmesi ile, artık yeryüzünün yeryüzü
olmaktan çıktığı, burasının bir mel'abegâh
(oyun alanı) olduğu, tımarhane olduğu, bir deliler yuvası haline
geldiği anlaşılacaktır. İşte o zaman yer, böyle kendi kendini yer!
Tabi, kendi kendini yerken sen de onun "kendisi" içindesin; seni
de yiyecektir! Allah korusun senin de, o kimselerin de başını
yiyecektir!
İşte bu
hareket, durup dururken meydana gelen bir hareket değildir.
Dînî anlamdaki bir kışkırtmanın,
tahrikin sonucudur. Bunun için burada kimin hareket ettirdiği
verilmez, kimin zelzeleye vesile olduğu söylenmez.
(إذا
زلزلت) =
(إذا حركت)
Bu iki ifade aynı anlamdadır. Cenâb-ı
Hak doğrudan doğruya bunu üstlenmiyor kendisi. Halbuki bu işleri
esas yaratan O’dur. Ancak Allah yaratır
ama yarattığını sebepler ile donatır. Bu nedenle sen O'nu doğrudan
göremezsin, sebepleri görürsün. Burada, nedir buna sebep olan
olay, bu bile zikredilmez. Çünkü malumdur. Malumu ilam (bilineni
söyleme) kabilinden olur. Çünkü bunu
Kur’ân’da zaten anlattı. Nelerin nereye varacağını, hangi
hareketin hangi sonucu vereceğini zaten söylüyor. Onun için bu
âyeti niye ayrıca böyle genişletsin ki?
Kısa ve öz olarak beyan etsin, anlayan anlar. "Anlayana
sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az!" hesabı ifade
olunmuştur.
Evet,
onun için tahrik edici olmayalım. Allah’a muti olanlar (itaat
edenler) sevilir, sayılır. Yeryüzü tarafından da, ay ve güneş
tarafından da! Dağı, bayırı çayırı… bütün
zerreler onu severler, ona
dua
ederler. Ama ötekine de
beddua
ederler.
Bunlar
insanoğlunun yeryüzünü tahrik olayıdır. Bir tane örnek verdik ama
bir tane değildir. Altını karıştıracaklar, delik açacaklar,
orasını-burasını delecekler, dağlarla oyun oynayacaklar… İleride
göreceksiniz, bilim teknik ilerledikçe testere gibi biçecekler
dağları. Yani ne gereği var şunlara diyecekler, dağlar bizi bağlar
diyecekler ve onları kör kuyuya atmaya çalışacaklar. Ama o
dağların yerinden
oynaması
demek
yeryüzünün dengesinin bozulması, iklimin bozulması, hayat
damarlarının kesilmesi demektir!
Yani şimdiki gibi düşünmeyin, geleceği düşünün. Daha neler
yapacaklar! Çünkü bu âyet zaten şu
andakini anlatmıyor ki. "Olayı" anlatıyor ve sen de olaya nasıl
gidildiğini düşüneceksin. Bu gittikçe artan büyüyen bir olaydır.
Yani insanların hem
manevî
olarak yanlışları yeryüzünü tahrik edecek; hem de
maddî
açıdan dengesiz davranışlar ve doğada yaptıkları tahribat
neticesinde yeryüzü tahrik olacak. Atomlarla oyun oynayacaklar.
Şurasını patlatacaklar, burasını çatlatacaklar… Bunun neticesinde
de sarsıntılar, sarsıntılar!...
(إذا
رجت الارض رجا حركت تحريكا شديدا)
Hatta öyle sarsılacak, öyle tahrik edilecek, hareket ettirilecek
ki:
(حتى ينهدم كل شيء فوقها من جبل وبناء)
Nihayet üzerinde dağlar namına, binalar namına ne varsa onun
üzerinde yükselen her şey düşecek! Zîr-u
zeber olacak, alaşağı gelecek, taş
taş üstünde kalmayacak!
(خافضة)
olacak, alaşağı edilecek!
Evet
o halde her
dikili şey bir kere kapaklanacak.
Dikilmiş ne varsa, dikili olduğu yerden yere düşecek.
Peki bu din nedir?
Bu din de bir dikilme
olayıdır. Hz.
Peygamber dikti sancağı, dini-diyaneti
nasbetti. Öyle mi? "Mansub"
nasbedilmiş (dikilmiş) demektir.
Müşrikler
putları nasbettiler; Peygamberler ise
dini-diyaneti nasbettiler, diktiler,
yükselttiler.
Dini yükseltmek anlamında "i'lâ-yı
din" diyoruz, öyle değil mi? Müşrikler de şirklerini
nasbettiler! Hâlâ kavgasını
veriyorlar! "Sizinki büyük, bizimki büyük" diyerek uğrunda nelere
katlanmıyorlar efendiler? Herkes bir şey dikiyor; yarışıyorlar
dikişte.
O gün
gelince hepsi alaşağı olacak! Tabi bunun yanında
kutlu değerler
diye bildiğimiz şeyler de yıkılmış olacak.
Yıkılmasaydı zaten o
halin vukû bulması mümkün değildi.
Bu olay gerçekleşmezdi o zaman. Eğer din ve diyanet yıkılmazsa
zaten bu olay gerçekleşmez ki.
O halde
kıyamet
(خافضة)
hâfida'dır yani ne varsa her şeyi
alaşağı edecektir. İyisiyle kötüsüyle her şey aşağıda olacaktır.
Demek ki bu olayın zuhuru ile, olayı
genel anlamda değerlendirecek olursak her şey yatmış durumdadır.
Hiç dik olan, ayakta olan bir şey yoktur. İster maddî olsun ister
manevî olarak bilinsin, "değer" olsun… Kâbesi
yıkılacak! Öyle mi? Camiler yıkılacak! Velhasıl bütün kutlu olarak
bilinen değerlerin hepsi alaşağı olacak. Canım siz görmüyor
musunuz zelzele olduğu zaman burası minaredir, burası kalsın der
mi? Öyle değil mi? Görüyorsunuz siz. Olmaz! Ayırım yapılıyor
derler bu sefer de müşrikler. Cenab-ı
Hakk’a karşı şeytan der ki: "Ayırım yapıyorsun, kopya veriyorsun.
Böyle mi anlaşmıştık" der, "sen bana böyle mi demiştin, şöyle
şöyle yap demiştin, bak ben onları
yapıyorum, onun için karışık" der.
Bu âlem karmaşık
âlemdir. Basireti olmayan ayıramaz.
Ve hele hele biraz bozukluğu da varsa
gözünde, şeşi beş görür!
Evet
üzerinde ne varsa dağlardan, binalardan hepsi inhidâma (yıkıma)
uğrar,
(ينهدم)
yıkılır düşer, aşağı düşer.
(وهو بدل من إذا وقعت)
Buradaki:
(إذا رجت
الارض رجا)
cümlesi:
(إذا وقعت)
ifadesinden bedeldir. Yani o olayın olmasında bunlar da olur.
(ويجوز أن ينتصب بخافضة رافعة)
Bu
(إذا)
ile başlayan cümlenin
(خافضة
رافعة)
kelimelerinin mamulü olarak mahallen mansub
olması, nasb olması da caizdir. Çünkü
ism-i failler de fiilleri gibi
âmil olurlar. "Bu
vâkıa olayı ne zaman alçaltıcı, ne zaman yükseltici olur?
(إذا رجت الارض رجا)
Yerin tahrik olduğu, tahrik-i şedid
ile tahrik edildiği zaman." İşte bu vâkıa
olayı yükseltici ve alçaltıcı konumunu, durumunu ortaya kor.
Kıyâmetin İki
Aşaması: Alçalma ve Yükselme
Kıyamet
olayı iki aşamalıdır:
Birinci
sur:
(خافضة)
hâfida’dır; çünkü her şeyi düşürecek.
O tepemizdeki yıldızlar var ya, onlar da düşecek! Güneş, ay,
gökler… Göklerin düşmesi hâdisesi ikinci
safhada tabii. Evvela bir kere içi boşaltılacak. Arazi
mühmel hale getirilecek. Yıldızlar bir kere düşecekler. Gökyüzü
ikinci safha-yı hayattadır, o ayrı, o
ikincisinde.
İkincisi
ise:
(رافعة)
râfia’dır. Kabrinde yatan, başını
kaldıracak, topraklar yarılacak ve dikilecek, ameller
kaldırılacak, yerli yerine konacak. Belli şeylerin melekler başını
dikecekler, gökyüzünün kapıları açılacak ve melekler oradan
payır payır,
grup grup gelecek:
(فتاتون
افواجا)Melekler
gökyüzünden, kapılardan girecekler, gelecekler.
Demek
ki bakınız iki kelime kullanılmış ve bu olayın iki aşaması
enteresan bir şekilde ifade edilmiştir.
Birisi
yatırıyor,
ikincisi
kaldırıyor. Ama tafsilat yok burada. Bu durum,
âyetin gizemi ve ince bir nüktesi, noktasıdır. Düşün
düşünebildiğin kadar, çıkar çıkarabildiğin kadar! Neler var neler!
Öyle kelimeler ki o kelimelerin içeriğine bir daldın mı aman
yâ Rabbi, bir bahr-i
umman, uçsuz-bucaksız bir deniz! Nasıl bitireceksin? Şu iki
kelimenin anlamını saymakla bitirebilir misin? Neler yatacak bunu
sayabilir misin sen? Allah neleri yatıracak, nasıl sayarsın yahu?
Bütün bu evrenin içerisinde gördüğümüz sema ve içindekileri, yer
ve içindekileri, denizin içindekileri sen sayamazsın! Bırak sen
başkalarını, sadece denizin içinde nelerin olduğunu biliyor muyuz
biz? Balık türlerini biliyor muyuz? Hangimiz sayabilir? Kaldı ki
sadece denizin içinde balıklar yoktur. Ne canlılar var! İncileri,
mercanları, otları… neler var, neler
var! Kumları, taşları, çakılları… Değil mi? Ve onun içinde de
akarsular var! Sıcak sular akıyor. Denizin içi bir âlemdir! Onun
için biz âciziz. Ancak, bunları da
düşünelim. Aklımız desin ki: "Tamam kabul ediyorum. Bunlar
uçsuz bucaksız denebilecek bir özelliğe sahiptir. Bu Allah'ın
gücüdür!" Zorlayacaksın ki bunu anlasın. Bir yük altına sok ki
âcizliğini bilsin, âcizim desin.
Zorlamazsan âcizim demez. "Ben!
Ben!" der. "Sensin! Hadi bakayım göreyim seni!"
diyeceksin. Biraz zorlanınca işte o zaman marifet meydana gelir.
Marifet
nedir? İnsanın aczini derkeylemesi,
bilmesidir. Bunun için de, âciz
olduğunu kendi kendine anlatman için, o duyunu, o duygunu seferber
edeceksin. "Hadi göreyim seni, çık meydana!" diyeceksin.
İşte o zaman biraz uğraşınca tamam diyecek,
âcizliğini anlayacak! "Tamam, ateş yakar!" diyecek!
Öyle olmaz, şöyle bir tutuşturacaksın, bir görecek ateş nasıl
yakıyormuş! Yakması nasılmış! Ateşe biraz yaklaşacaksın şöyle. Her
ne kadar Allah(ولا
تقربوا) "Yaklaşmayın!"
diyorsa da,
kendini içine atmak için değil, tadına bakmak için, yaklaşmanın
bir zararı yoktur. İbret almak, ibret nazarıyla nazar etmek için
yaklaşmak iyidir. Her şeyde âyet
vardır:
(وفى كل شئ
له آية)
Ancak çocukça bakmayacaksın. Çocuk, bakmasını bilmediği için
ana-baba onu yaklaştırmaz. Çünkü o bilmez. İbret almasını bilmez,
ders almasını öğrenmemiştir, nerede duracağını bilmez. Onun için
ana-baba onu çeker geriye. Ama sen büyümüşsün, nerede duracağını
bilirsin, nasıl bakacağını bilirsin. Evet
bunun için ulular parmaklarını mumlara sokmuşlar, ateşlere
sokmuşlar! "Nasılmış, yanma nasılmış?" diyor!
(فاتقوا
النار)
"Ateşten sakının!"
âyetini
o zaman anlıyor. Yoksa geriden geriye orman yangını gibi
seyredersen, falan ev yanmış gibi seyredersen olmaz. Bu, ibret
almak değildir. Adam o anda hem çalanı-çağıranı seyrediyor, hem
orman yangınını seyrediyor! Birisi saz çalıyor orada; hem de onu
seyrediyor! Böyle ders alınır mı yahu?
(أى تخفض وترفع وقت رج الارض و بس الجبال)
O kıyâmet, yerin sarsıntısı zamanında ve dağların yerinden
alınması, ufaltılması, kırılıp ufalanması anında alçaltır ve
yükseltir. Yeryüzünün sarsıldığı sırada bu özelliklerini gösterir.
Kıyâmetin En
Tipik Özelliği Sarsıntıdır
Yeryüzünde büyük bir tahrik, sallanma olayı, deprem olayı vardır o
sırada. Deprem, büyük sarsıntıdır. Şu halde
kıyâmetin
en büyük, en tipik özelliği sarsıntıdır.
Ancak nasıl bir sarsıntı? Durması olmayan bir sarsıntı! Yani ümit
yok artık. Şu dereceymiş, bu dereceymiş falan yok. Derecesi yok
artık!
(شديدا)
Çok şiddetli! İnsanların elindeki bugünkü hesapların hesap
edemeyeceği ve o anda çalışamayacağı türden bir sarsıntı!
Rasathane mi kalmış ki nasıl, kaç derece sallanıyor diye
rasathaneye sorasın! Hepsi tarumar olmuş! Hepsini yıkan, yerden
yere çarpan bir sarsıntı!
Bu
sarsıntı esnasında başka şeyler de olacak. Genel anlamdaki
yeryüzünün genel biçimi ve şekli içinde özel şeyler vardır. Mesela
dağlar vardır. Onlar ne olacak? Şimdi birimlerine geçiyor:
(و بست الجبال بسا)
"Dağlar kül ufak edildiği zaman!"
Bu cümleyi yukarıya bağlıyoruz.
(و فتتت حتى تعود كالسويق)
Parça ufalanıp "sevig" gibi oluncaya,
sevige dönüşünceye kadar... "Sevig"
nedir?
(الدقيق
الملتوت بشىء من الماء)
Araplar buğdayı iyice ufalıyorlar, un oluyor ve unun içerisine de
biraz su karıştırıyorlar, daha sonra bunu yiyorlar. Bu tabi çok
basit bir şey, bir fukara yiyeceğidir. İşte dağlar da
sevig gibi ufalanacak! Una suyu
karıştırdığınız zaman küçücük küçücük
olur. Sevig tam hamur değildir. Tabi
suyunu fazla korsanız hamur olur. Suyunu çok az koyunca öyle olur.
Ben hatırlıyorum bizim o taraflarda içine bazen pekmez veya toz
şeker falan da katarlar. Buna
kavut
denebilir. Yalnız kavutta ateş vardır, öyle değil mi? Bunun ateşi
yok. Sevig,
Arabın yaptığı bir şeydir; bizde kavut deniyor ona. Bizde
hatta sevig diye belki adı da vardır.
Onu bilemiyorum. Dağlar demek ki bu hale dönüşecek. Böyle leblebi
parçasını küçücük küçücük
parçalarsınız, içine de biraz şeker koyarsınız ve çocuklar yerler.
İşte onun gibi parçalanmış!
(و بست)
kelimesi:
(فتتت)
kırmak, ufalamak anlamına geliyor.
(أو سيقت)
Veyahut bu kelimenin diğer bir anlamı, sevk etmektir. "Sevk
olunduğunda…" Bu nerden geliyormuş?
(من بس الغنم إذا ساقها)
Arap sürüyü bir yerden bir yere sevk ettiği, taşıdığı zaman
(بس)
kelimesini kullanılır.
"Dağlar yerinden sevk olunduğu, alınıp giderildiği yani
yürütüldüğü zaman…"
(كقوله و سيرت الجبال)
Bunun anlamı, Allah Teâlâ’nın
(و سيرت
الجبال)
"Dağlar
yerlerinden sökülüp alındığında!.."
buyruğundaki
ifade gibidir. Müfessir bu âyeti:
(ذهبت عن أماكنها)
"Yerlerinden giderildiğinde" diye tefsir eder.
Diğer
bir ifadeyle şöyle diyeceğiz: Bu âlemde her varlığın bir yeri
vardır. Yerinden alınması; çivinin çekilmesi, iplerin koparılması…
yani bütün tutucu şeylerin, ayakta
tutan mercilerin, nesnelerin çıkarılma olayıdır. Çünkü
dağlar yeryüzünün
çivileridir.
Bir binayı düşünün. Kazıklarını, direklerini, çivilerini
sökerseniz ne olur? Çatır çatır gider!
(و سيرت الجبال)
de bunun gibidir.
(فكانت هباءغبارا)
"Dağlar tam
olarak ufalanıp incecik toz-toprak haline, rüzgârın esmesiyle
havaya kaldırılan zerrelerin durumuna döndüğü zaman…"
Arap buna:
(هباء
منبثا)
"darmadağın olmuş" der. Dağlar,
toz-duman
haline dönüşüp etrafa dağıldığı zaman! Artık dumandır; yeryüzü
toza dumana karışmıştır.
İlk yaratılışta da bir
duman halindeydi, yeniden dumana dönüşecek.
"Seni duman ederim!" derler ya, işte o da buradan gelmiş
demek ki!
(و كنتم ازواجا)
"O
zaman siz bölük bölük, grup
grup olursunuz."
(أصنافا)
Sınıf sınıf olursunuz…
Bu
âyetimizin tefsirini inşallah
önümüzdeki derse alacağız.
Yeryüzü üzerinde en görkemli fıtrî yapıtlar dağlardır.
Dağlar insanoğluna çok ilham vermiştir. Dağlar insanlara onur
vermiştir. İnsanoğlu dağların daima eteklerinde yaşamışlardır.
Her toplumu
simgeleyen bir kutlu dağ vardır. Onun için o dağın gitmesi demek,
o toplumun yok olup gitmesi demektir.
Yaşadıkları bölgelerin yıkıma uğratılması, "Defolun gidin!"
anlamındadır…
وسلام علىالمرسلين والحمد لله رب العالمين