VÂKIA SÛRESİ 46-51. ÂYETLER
1
“Büyük
günâhı işlemekte direnir dururlardı! Ve diyorlardı ki: 'Biz
öldükten, toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra, biz mi
bir daha diriltileceğiz? Önceki atalarımız da mı?' De ki: Hem
öncekiler, hem de sonrakiler, belli bir günün belli vaktinde
mutlaka toplanacaklardır!...”
1
Niyâz…
1
İnsan
Dehşette Kaldığı Zaman Ne Yapacağını Bilemez
2
Cehennemde Yer Alan Her Şey Bir Azap Türüdür
2
İnsanları Azdıran Unsurlar
3
Kulun
Allah'a Karşı Aczini Bilmesi Büyük Bir İhsandır
3
Allah'ı
Unutan Her Şeyi Unutur
3
"Büyük
Yalan" Üzere Israr
5
Müminin
Günâha Düşmesi ve Kâfirlerin İyi Şeyler Yapması
5
Öldükten Sonra Dirilişi İnkâr
6
Toplanma Alanına Sevkiyat Hz. Âdem'den Beri Sürüyor
8
Bilinen
Gün: Kıyâmet Günü!
9
İnsan
Temsil Ettiği Şeye Uygun Davranmalı
10
İman,
İnsanın İnandığı Şeye Kalben Tamam Demesidir
10
(وكانوا يصرون على الحنث العظيم وكانوا يقولون أئذا متنا
وكنا ترابا وعظاما أءنا لمبعوثون أو آباؤنا الأولون قل إن
الأولين والآخرين لمجموعون إلى ميقت يوم معلوم)
“Büyük
günâhı
işlemekte direnir dururlardı! Ve diyorlardı ki: 'Biz öldükten,
toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra, biz mi bir daha
diriltileceğiz? Önceki atalarımız da mı?' De ki: Hem öncekiler,
hem de sonrakiler, belli bir günün belli vaktinde mutlaka
toplanacaklardır!...”
أعوذ بالله من الشيطان الرجيم بسم الله الرحمن الرحيم الحمد لله رب
العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه أجمعين رب
اشرح لي صدري ويسر لي أمري واحلل عقدة من لساني يفقهوا قولي
Muhterem kardeşlerim;
Bu
hafta tefsir-i şeriften okuyacağımız bölüm,
Vâkıa sure-i celilesinin 46.
âyeti ve bu âyeti izleyen kısımlardan olacaktır.
Niyâz…
Allah
Teâlâ Hazretleri'nden Kitâb-ı
Kerîm'inin nuru ve feyziyle bizlerin
duyularını-duygularını perverde
kılmasını, ezelî rahmetini bu âyetleri vasıtasıyla gönüllere
sunmasını istirham ediyorum. Buraya geldik; taksiratımız vardır,
kusurlarımız vardır, nâhoş yönlerimiz
vardır. Allah Teâlâ Hazretleri lütfuyla,
keremiyle; O'nun rızasını tahsil amacıyla, O'nun rahmetini
arzulayarak, O'nun ezelî ilminden kelâm-ı
vecîzi vasıtasıyla ilim sahibi olmak ve daha sonra da bu
ilimlerin hayat çerçevesi içerisinde işlerlik kazandırılmasını,
hayata aktarılmasını nasip etsin. O'nun murâd-ı
veçhile istiyoruz, bu maksatla geldik. Bize bu yönde
tevfikini refik eylemesini (başarıya
ulaştırmasını) istirham ediyoruz, niyaz ediyoruz, kabul buyursun.
Muhterem kardeşlerim; Rabbimiz hiçbir lâhza kendi yüce adının,
kendi yüce yâdının gönüllerimizden eksik kalmasını bizlere
göstermesin, nasip etmesin. Bizlere daima kendisiyle olmayı; O'nun
zikri ve fikri ile akıllarımızın, gönüllerimizin dolmasını, bu
yüce serveti, nimeti, devleti bizlere ihsan etmesini istiyoruz.
Çünkü bu takdirde hayra ve hakikate yöneliş olacaktır. Gönülde
'hayır' kavramı ve anlamı meydana gelecektir. Gönüldeki bu oluşum
da, gönle bağlı olan beş duyumuzu harekete geçirecektir. Göz ona
göre bakacak, kulak, dil, el ve ayak kalbe bağlı olarak
çalışacaklardır. Allah Teâlâ bizi güzel oluşumdan uzak tutmasın.
Daima bu minval üzere hayatımızın devamını, kıvamını sağlasın.
Sure-i
celile içerisinde, dünyada hayat süren insanların, sürmüş
oldukları bu hayatlarının nasıl değerlendirildiğini görüyorduk.
Çünkü bu dünyada yapılan işlemlerin, fiillerin, mutlak surette
ölüm ötesinde karşımıza dikileceği, hesabının ve kitabının inceden
inceye yapılacağı bir gerçektir. İşte Kitabımız bize bunu
anlatmakta ve dünyada yapılan işlerin türlerine göre sahiplerinin
nasıl karşılandığını, onların nerelere gönderildiğini, onlara
nelerin yapıldığını açıkça ayan ve beyan etmektedir. Allah Teâlâ,
öğrendiğimiz bu hakikatler doğrultusunda hayatımızı doğrultmayı,
istikamete yönelmeyi nasip eylesin.
Sol
cenah içerisinde bulunan, kendisine istikamet yolu olarak solu
seçen ve gösterilen yolu sollayan, yan çizen kişilerin uhrevî
hayat içerisindeki durumlarını âyet
dile getiriyordu. Âyetlerde, bu
insanların son derece dehşetli bir hararetin içerisinde, kaynar
suların arasında bulunduklarını; bu halden ve vaziyetten canı
sıkılan insanların gölgelere koşuştuklarını, gölge diye gördükleri
yerlere sığındıklarını görüyoruz. Psikolojik bir durumdur;
insanoğlu daraldığı, dehşete kapıldığı, özellikle tutuştuğu zaman,
ne yapacağını, ne edeceğini bilemez, nereye gideceğini kestiremez!
Kendini yakan insanları görürsünüz. Yangında yanan insanların,
çırpınarak, delicesine nasıl oraya-buraya koştuğunu,
koşuşturduğunu görürsünüz. Cehennem bu vaziyetin çok daha vahim
bir tablosunu yansıtır. Cehennem, daha keskin, daha dehşetli,
daha vahşetli olan bir makamdır! Bu meyanda korkunç bir yerdir.
Evet,
gölgeye sığınacaklar… Ama o gölge de cayır-cayır yakan bir gölge!
Bu, bir dağın veya ağaçlığın yahut bağın gölgesi! Cehennemde bağ
var mı? Olmaz mı canım! Cennette ne varsa bir misli cehennemde
de vardır. Ama kendisine göre vardır. Ateş de var. Ev var mı?
Var. Saray? Dünyada öyle saraylar var ki içine girilmiyor!
Hayaletler, hortlaklar vs. var. Terkedilmiş, içinde kimse
oturmuyor. Buralar saray, şato… Milyarlara, trilyonlara
yaptıramazsın ama içinde kimse yok! Baykuşlar yuva yapmış! Korkunç
yerler! Hani filmlerde konu edilmiştir ya… Vampirlerin bulunduğu
yerlerdir ve kimse yanaşmaz. Bunlar, cehennemî bir tablodur!
Şu
halde cehennemde de yapılar var mıdır? Vardır. Evler-barklar
vardır, çoluk-çocuk vardır, haşerat
vardır. Ne ararsan vardır. Yiyecek, içecek, gölgelik vs. her şey.
Biniti de vardır; ama yılandan, çıyandandır! Velhasıl hepsi
azap türündendir, ehline azap verecektir. Allah korusun! Dağ
var mı? Vardır. Cennet-i âlâda da var mı? Vardır. Dağsız olmaz.
Cennet-i âlâda her şeyin bir numunesi vardır.
Cehennemde son derece kaynar sular, kapkara duman vardır. Bu
yerlerdeki gölgeliklerde asla bir serinlik, bir selâmet yoktur.
Orada tam anlamıyla rahatsız eden bir azap, bir gazap türü vardır.
45. âyet, bu insanların dünya
hayatındaki durumlarını ve konumlarını tahlil ederek diyor ki:
(إنهم كانوا قبل ذلك)
"Onlar bu
azaba-gazaba girmezden önce",
(في الدنيا)
dünyada iken,
(مترفين)
"nimetlere
gark olmuş olarak şımarık bir vaziyette idiler."
Azgınlık ve tuğyan içerisinde bulunuyorlardı. Buradaki
(مترفين)
kelimesini
bir müfessir şöyle yorumlamıştır:
(مترفين
عصاة متبعين أهواء أنفسهم)
Onlar, nefislerinin arzu ve isteklerine tabi oldukları bir halde
asi ve azgın idiler.
(منعمين)
Nimetler içerisinde, varlık içinde sefih idiler. Şımarık bir
vaziyette bulunurlardı. Ne söz dinliyorlardı, ne hak biliyorlardı!
Ne zayıftan anlıyorlardı, ne aç, ne tok biliyorlardı! Varsa da
yoksa da hevesleri! Gece ve gündüz, burunlarının, gözlerinin
ucunda sadece bu vardı ve varlıkları bundan ibaretti! İşte bu
şekilde tuğyanlık ve asi olmak, bunların özü haline dönüşmüştü.
Özleri isyan ile dolmuştu. Bunları bu hale getiren nedir? Arap der
ki:
(أترفه
نعمه)
"Nimetler onu şımarttı!" Evet nimetler,
varlık, Allah'ın vermiş olduğu evlâd-ü
iyal onu azdırdı.
İnsanı
azdıran şeyler nelerdir?
(واعلموا
أنما أموالكم وأولادكم فتنة)
"Bilesiniz ki, mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan
sebebidir."
Evet, oğullar-kızlar,
eşler, çevrenin ve akrabanın bolluğu, insanı daima aldatan,
azdıran ve saptıran bir hüviyete sahiptir.
(الهاكم
التكاثر)
"Çokluk
sizi oyaladı!"
Sayıca
fazla olmak, zenginlerden olmak, güçlü-dirâyetli
eşraftan olmak kişiyi diktatör yapan ve azdıran meselelerdendir,
durumlardandır! Evet çevresinin,
malının-mülkünün, oğlunun-kızının, parasının-pulunun bulunması,
şan ve şeref... İşte bütün bunlar insanları azdıran, şımartan
şeylerdir. İşte bu insanlar, varlık içerisinde kafaları dönmüş ve
kendilerinden geçmiş idiler. Şımarık bir vaziyette,
sefahet içerisindeydiler.
(منعهم ذلك من الإنزجار من الإنقياد)
Bu varlık içerisindeki durumları ve şımarıklıkları itaatten
alıkoymuştu, menetmişti. Onların varlık içerisinde bulunmaları,
söz sahibi olmaları, hayatta öğüt almaktan, dine ve diyanete
uymaktan, bağlanmaktan, hakkı-hakikati bulmaktan engelledi.
Bunlara gerek görmediler, bunlara gereksinmediler. Onun için
Allah bizi kendisine muhtaç kılsın! Allah Teâlâ ihtiyacımızı
bize göstersin, âcizliğimizi bize
anlatsın. Bir hiç ve zelil bir yaratık olduğumuzu bildirsin. Bizi
nefsimizin gözünden düşürsün. Nefsimizin gözüne bizi büyük, varlık
sahibi olarak göstermesin. Hiç, hiç olarak göstersin ki, bir hiç
olarak Allah Teâlâ'nın huzurunda daima kıvranalım. "Sen bilirsin!"
diyelim. "Ver ya Rabbi! Affet ya Rabbi! Koru ya Rabbi!" diyerek
bütün bu eksikliklerimizi gözümüzün önüne alarak,
utanarak-sıkılarak, acz içerisinde
O'na boyun bükelim. Bunun tadı kulluk tadıdır. Allah Teâlâ,
bu imkanı, bu ihsânı bize ihsân
eylesin.
Bu bir
ihsandır. Kulun kendisini âciz,
beceriksiz görmesi… Ama neye karşı? Allah'a karşı! Yoksa dışarıya
değil, Allah'a karşı! Zaten kişinin Allah'a karşı konumu
önemlidir. İnsanlara karşı sen boynunu bük, ama Hakk'a karşı
kalbinde diklen! Bunun bir kıymeti yoktur! Bu bir
münâfıklıktır. Bu bir nifaktır. Onun
için acz, Allah'a karşı olacaktır.
Allah'ın yüce kudretine, varlığına karşı bir hiç olmak gerekir.
Yoksa Hasan'a Hüseyin'e karşı ben bir hiçim demenin bir manası
yoktur. O gerçekten bir hiçliktir. Ama Allah'a karşı hiçliği,
âcizliği ortaya koymak, ilâhî varlığın,
ilâhî mevcudiyetin, ilâhî ihsânın ve nimetin ta kendisidir.
Rabbimiz bize bunu ihsân etsin.
Onlar
böyle değildi. Onlar Hakk'ı unutmuşlardı. İnsan, Hakk'ı
unuttuğu zaman halkı da unutur! Halk, yaratılmış demektir.
Yaratanı unutanın, yaratılanı unutması… Ne manada? Merhamet
manasında, ihsân manasında, hakikat
manasında, Allah'la olan ilişki, bağ manasında, ders alınacak bir
harf manasında… İnsanlar, ilâhî hurûfattan
(harflerden) ibarettir. Hepsi bir kelimenin mahsulüdür. Hepsi
Kelimetullah'ın (Allah kelimesinin)
bir şâheseridir. Onun için bir
insanı anlamak, Allah'ın bir kelimesini anlamaktır. Onları bir
araya getirip dizebilmek, kelimât-ı
Sübhâniyyeyi yani yüce cümleleri
fehmetmek (anlamak) ve Allah'tan kelâm işitmektir. Allah'ın
kelâmını anlamak ve kavramaktır. İnsanları, yaratılmışı
anlamayan, Yaratanı hiç anlayamaz! Onun için varlıklar bizim
nefsimizdir. Bütün yaratılmışlardan biz bir ferdiz. O cemaatin
bir ferdiyiz, o cemaate dahiliz.
Dolayısıyla o cemaat nedir? Allah'a karşı efrattır, bir fertten
ibarettir, bir nefistir. Yaratılanı anlayamayanın, Yaratanı
anlaması mümkün değildir. Nefsini bilen, Rabbini bilir.
Nefisten maksat sadece kendimiz değildir. Çünkü kendini
anlayabilen, efradı, kendi cinsini, türünü anlamıştır. Sen ondan
bir türsün. O halde bahçende yetişen bir fasulyenin bir tanesini
incelediğin zaman hepsi aynıdır. O halde hepsi Allah'ın bir
kelimesi olan bu varlıklar, yaratılan ve Yaratan arasındaki
ilişkiyi gösterir.
Onlar
bunu anlamak istemediler. Varsa da yoksa da yanlı olarak nefisleri
idi! Yanlamışlardı, sollamışlardı. İstikametten sapmışlardı.
Ayakları dik basmıyor, yamuk basıyordu. Yamuldular.
Âyette
(ولم يجعل
له عوجا)
"Onda (Kur'ân'da)
hiçbir eğrilik yaratmadı."
şeklinde
belirtilen
(عوجا)'ya
ve
(إعوجاجا)'a
dahil oldular. Eğrildiler, büğrüldüler,
sapıklardan oldular. Kendilerini unuttular, Allah'ı unuttular.
Daha doğrusu Allah da kendilerini unutturdu:
(نسوا الله
فأنساهم إنفسهم)
"Onlar
Allah'ı unuttu, O da onlara kendilerini unutturdu."
Böylece onlar
ellerinde-avuçlarında olanlarla avundular, sevindiler ve bu
şekilde ömürlerini tükettiler. Ömürlerini kömür ettiler.
Elmas gibi parlayan iman nurunun üzerini çullarla örttüler.
Örümcekler, yarasalar gibi karanlıklara girdiler. Gözlerinin önünü
göremediler. Ellerine-avuçlarına gelen her şeyi, lehlerine
olduğunu zannettiler. Hâtıbu'l-leyl
gibi yani gece odun toplamaya çıkan adam gibi eline ne geçerse,
odun zannederek, işine yarar zannederek topladılar. Ağzına attığı
her şeyi
(كل ضعف
ينفع)
diyerek kurbağa da, yılan da, çıyan da olsa mideye indirdiler. Ama
daha sonra o mide gacır-gucur etmeye başlayınca,
orasından-burasından sancılar gelince, "Eyvah! Ben ne yaptım?"
diyecektir. İşte bu hal, pek yakın olan gün,
(إنا
أنذرناكم عذابا قريبا)
"Biz
yakın bir azap ile sizi uyardık."
ölüm
günü hatırlanacaktır. Ondan sonra bunun faydası olmayacaktır.
Yaptıkları yılanlar, çıyanlar harekete geçerek, bütün
şenî (kötü) filleri onu mahvedecektir.
İşte bu
insanların dünyadaki durumu bu idi. Bu nedenle Allah Teâlâ onları
lâyık oldukları cehenneme koydu.
(منعهم ذلك من الإنزجار من الإنقياد)
Evet, onları inkıyâddan, bağlanmaktan
menetti. Neye bağlanmaktan? Dine-diyanete, peygambere, ruhun
arzuları, kalbin isteği olan vahye bağlanmaktan onları alıkoydu.
Nasıl alıkor? Alıkoymanın yolları da
yine bu Kitap'ta mevcuttur. Zaten onları okuyor, onları
anlatıyoruz.
(وشغلهم عن الإعتبار)
Onları ibret almaktan meşgul etti, oyaladı. Onlar müzik
seslerinden, zamburtudan-zumburtudan
dolayı, o ne idüğü belirsiz, ipe-sapa
gelmeyen çalgılarıyla duymazlar! Bunlar onu engeller. Kulağı o
sese alışmıştır; o sesi duymazsa yaşayamaz. Bu nedenle bütün boş
vakitlerini o seslerle doldururlar. Bu yüzden Hakk'a çağrıyı
duymazlar, unuturlar. O hal, içinde bulunduğu pislik onu meşgul
eder. Hak olan halden ve O'nun mesajlarını ileten cihazlardan,
insanlardan ve yollardan gafil bırakır, oyalar, meşgul eder. O
yönleri kapatır.
Evet, onlar cehennem içerisindeki
kaynar suların, hararetlerin içindedirler. Kapkara dumanı gölge
zannederek, zehir gibi dumanın içerisine kaçarlar. Gölge
zannederek oraya sığınırlar.
İşte bu insanların bu dünyadaki
pozisyonları bu idi.
(وكانوا يصرون يداومون على الحنث العظيم)
Büyük yalan, büyük günâh üzere idiler.
(أي على الذنب العظيم)
Yani büyük suç, büyük günâh üzere müdavim idiler. Israrla günâhın
üzerinde idiler. Yolları hıns-i azim
(büyük günâh) idi. Müminin yolu ise
(على الطيب)'dir,
(على كلمة طيبة)
dir, yani temizlik, güzellik üzeredir.
Kâfirin yolu hıns-i azimdir. Yolları
büyük günâh yoludur. Nedir bu büyük
günâh yolu?
(أو على الشرك)
Şirktir.
Gerçek manada burada büyük günâhtan maksat şirktir. Şirk üzere
idiler. Veya -aşağıda gelecek- küfür üzere idiler. Her ne ise…
Cehennemî hayatı hak etmiş ve demirbaş olarak cehenneme girmiş
insanların ana suçu nedir? Buradaki büyük suç nedir? Şirktir.
(الحنث)
Hıns kelimesi yalan, vefasızlık
anlamına da gelir.
(ألست
بربكم قالوا بلى)
"Ben
sizin Rabbiniz değil miyim? 'Evet Rabbimizsin' dediler"
İşte burada bir ahit,
bir söz var. Daha aşağıda gelecek, sözlerini yeminle
pekiştirdiler. "Vallahi biz müşrik değiliz! İnanıyoruz!..."
dediler. Yeminler-billahlar ettiler.
İşte bu yöndeki hareketlerle verilen bir söz var. Bu sözün
bozulması ile, bu sözden caymakla
(الحنث)
'hıns' meydana gelmiştir.
Hıns-i azim (büyük
günâh), "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusuna
verilen evet cevabından dönmektir. Söz verdin ve bunu kesin bir
şekilde ifade ettin. Peygamberi kanalıyla değişik yollardan bu
ifade edildi ve insanın özüne yerleştirildi. Sonra insan caydı, bu
işten döndü, bu işi bozdu. Peki nereye
gidecek? Başka yol mu var? Hıns-i azim
yolu vardır. Nedir bu yol? Bu yol şirk yoludur, küfür yoludur!
Hepsi aynı kapıya çıkar. Bu, cehenneme giden bir yoldur, cehennem
kapısıdır! Başka bir yol değildir.
Böylece
eğrildiler. Cehenneme giden yol eğri-büğrüdür, onun doğrusu
yoktur. Bunlar yılan gibi hareket eder. Yalan yılana dönüşür.
Yalanın doğrusu olmaz. Yalan zaten bir eğriliktir. İnsanı
eğriltir, ezer-büzer, halden hale sokar, yüzünün rengini bile
değiştirir. Tansiyonunu değiştirir. İnsanın hareketleri değişir,
eğrilir ve büğrülür. İşte bu,
yalancıların, sözünde durmayanların halidir. Hani söz vermiştin?
"Rabbim, bu yolda gideceğim" demiştin? "Seninle sözleştik biz;
şeytan gelecek, sakın ha uyma!" demiştir Allah.
(ألم أعهد
إليكم يا بني آدم ألا تعبدوا الشيطان)
"Ey
Âdemoğulları! Şeytana tapmayın diye sizinle ahitleşmedim mi?"
Sizinle sözleşmedik mi?
(وأن اعبدوني)
"Bana
ibâdet edin diye"
sizinle sözleşmedik
mi?
(هذا صراط
مستقيم)
"Dosdoğru yol, bu yoldur"
demedim mi?
Ama,
(ولقد أضل
منكم جبلا كثيرا)
"Sizin çoğunuzu azgın şeytan azdırdı."
O yola
gittiniz.
Müminin
Günâha
Düşmesi ve Kâfirlerin İyi Şeyler Yapması
İşte
onlar bu şirk yolu üzere ısrarla yürüyorlardı. Buradaki ısrar şu
anlamdadır: Bazen müminin unutarak, şu veya bu nedenle,
hatâen ayağı tökezleyebilir. Bu yola
düşebilir. Ama bu yola düşmek nedir? Üst bir yol var… Trafikte
gördüğünüz üst geçit gibi… Aşağıda da bir yol var… Adam yukarıdan
giderken aşağı yuvarlanmış, düşmüş oluyor. O yol nereye
gidiyormuş? Rusya'ya gidiyormuş! Diğerinin yolu ise Kâbe'ye
gidiyormuş! O ne yapmış? Alttaki yola düşmüş. Ondan sonra sen
bakıyorsun, ulan bizim Hasan nereye gidiyor diyorsun. Rusya'ya
gidiyor! Aşağıda bu? Aşağıda ama o oraya
hatâen düştü! Veya yoldaki levhaya tam dikkat etmemiş.
Yanlış yola girmiş. Böyle oluyor mu? Oluyor tabii! O zaman ne
yapacak? Rucû edecek (dönecek). Bunun
adına tevbe mekanizması
denir. Rucû, dönmek demektir;
döneceksin. Tekrar başa geleceksin, oradan devam edeceksin.
Şu
halde müminlerin pozisyonu budur. Düşer, kalkar, yine oraya gider.
Onun niyeti Rusya'ya gitmek değil, Kâbe'ye gitmek.
(إنما
الأعمال بالنيات)
"Ameller niyetlere göredir."
O
yanlışlıkla o yola girdi, oraya düştü. Kaza oldu. Hastane vardır;
gider, karnını doyurur, vücudunu tedavi ettirir. Sonra sağlığına
kavuşunca yoluna devam eder.
Müminler böylece bu yola düşebilirler. Ama
gâvur o yolda ısrarlıdır.
Fâsılasız
devam eder. Gayesi, maksadı Rusya'ya gitmektir, Kâbe'ye gitmek
değildir. Anlatabiliyor muyum? Demek ki bazen benzeşme
olabilir. Gâvurun yaptığı işi mümin de
yapabilir. Ama o müminlikten çıkmaz, gâvur
olmaz. Gâvur işi yapmakla
Müslüman gâvur olmaz; gâvur olmayı istemedikçe! Şu halde bu
bir istek meselesidir. Bu bir arzu, irâde,
karar meselesidir. Gâvur, gâvur olmaya
karar vermiştir. Gâvur da
Müslüman işi yapmakla Müslüman olmaz! Bakın bunu unutmayın!
Bir takım insanlar yanılırlar; derler ki: "Ooo,
onları, bunları, şunları yapmak Müslümanlıksa, bu adamlar bizden
daha iyi Müslüman!" Böyle diyerek câhillik
eden insanlar vardır. Efendi! Müslümanlık olsun diye yapmıyor o
işleri! Niçin yapıyor? Rahat edeyim diye yapıyor. Nefsinin,
toplumun rahatını istediği için yapıyor. Allah için, din için,
diyanet için yapmıyor. Kur'ân'a bağlı olayım diye yapmıyor ki onu!
Evet, herhalde önemli bir konuyu burada dile getirdik. Patavatsız
laflardan Allah'a sığınırız! Böyle eğri-büğrü laflar konuşmayınız!
Amelin eğrisi olduğu gibi, eğriliğin en tehlikelisi de dilde ve
gönülde olanıdır. Dikkat edeceksiniz. Ameldeki eğrilik
doğrulur; ama dilden bir kere çıkarsa temizleyemezsin o işi! Dil
yarası derler ya… Onun için dikkatli olalım. Çünkü dil, gönlün
tercümanıdır. Buna dikkat etmemiz lâzım.
(على الحنث العظيم أو على الشرك لأنه نقض عهد الميثاق)
Onlar şirk üzere idiler. Niye buna 'hıns'
dendi? Çünkü hınsin anlamı, verilen
sözün bozulmasıdır.
(والحنث نقض العهد المؤكد باليمين)
Yeminle pekiştirilen sözün bozulmasına Arap dilinde 'hıns'
denir. Allah yolundan, iman yolundan çıktı mı bir insan için
ikinci yol vardır: İkinci yol nakz
yoludur. Hıns-i azim (büyük
günâh) yolu üzere olan İblisin yoludur.
(صراطا سويا)
"Düzgün
yol"
değil;
(صراط فيه
إعوجاج)
eğri olan bir yoldur. Kaypak olan bir
yola girmiş olur. O yolun özelliği, eğri-büğrü, allı-pullu
, nursuz, ışıksız olmasıdır. Allah Teâlâ, bizi ondan
muhâfaza buyusun.
(أو الكفر)
Veyahut da buradaki 'hıns'den
(günâhtan) maksat küfürdür. Çünkü küfür de Peygamber
aleyhi's-selâm'ın açıkladığı en büyük
günâhlardan (ekberu'l-kebâir)
olan şirkin (el-işrâku billah: Allah'a
ortak koşmak) içindedir. Şirk=küfürdür. Yani netice itibariyle
aynı şeydir ikisi. Her ne kadar ibtidâi
(başlangıçtaki) durumları farklı olsa da, şirkle küfür netice
itibariyle aynıdır.
(الكفر بالبعث)
Bu durumda küfür ile kastedilen büyük günâh, onların "dirilişi"
inkârlarıdır. Öldükten sonraki hayatın varlığını inkâr
etmeleridir.
(بدليل قوله)
Allah Teâlâ'nın şu buyruğunun delâletinden bu anlaşılmaktadır:
(وأقسموا بالله جهد أيمانهم لا يبعث الله من يموت)
"Allah
ölenleri diriltmeyecektir diye yeminlerin en katmerlisiyle Allah'a
yemin ederler!"
Böyle
diyerek yemin ederler ve bunu yeminle kesin bir şekilde ifade
ederler. Allah ölenleri diriltmeyecek diye kesin bir şekilde
yeminle bunu söylerler. Bu insanlar ne olur? Kâfir olurlar! Bir
insan Allah'ın varlığını-birliğini kabul etse, ancak "Ben ölüm
ötesine, cennete-cehenneme inanmıyorum" dese bu insan da
kâfir olur! Evet, bu da küfür kategorisindendir.
Âyetteki
'hıns-i azim' ile bu da kastedilmiş
olabilir. Çünkü o dönemlerde, Allah'ın varlığını-birliğini kabul
etmekle beraber bu tür kâfirler vardı. Yerleri, gökleri kim
yarattı diye sorulunca:
(خلقهن
العزيز العليم)
"Onları
aziz ve her şeyi bilen Allah yarattı"
derler;
ancak ölüm ötesinde hesaba-kitaba, cennete-cehenneme gelince,
hayır böyle bir şeye inanmıyoruz derlerdi. İşte bu şekilde:
"Vallahi Allah böyle bir şey yapmayacaktır! Ölenleri bir daha
diriltmeyecektir!" diyerek Peygamberi terslemişlerdir,
reddetmişlerdir.
(وكانوا يقولون)
"Onlar
şöyle derlerdi"
(أئذا متنا وكنا ترابا وعظاما أإنا لمبعوثون)"Öldüğümüzde,
toprağa karıştığımızda, toprak olduğumuzda, kemiklere
dönüştüğümüzde mi biz diriltileceğiz?"
Bu
halde mi diriltileceğiz?
(تقديره أنبعث إذا متنا)
Öldüğümüzde diriltilecek miyiz diyerek istihzâ (alay) yoluyla
reddederek bunu söylüyorlar. "Bu olacak şey değil! Böyle miymiş?
Diriltilecek miymişiz?" diyerek alay ederler!
(وهو العامل في الظرف)
Zarftaki âmil odur.
(وجائز حذفه)
Hazfi de câizdir.
(إذ مبعوثون يدل عليه)
Çünkü
(مبعوثون)
kelimesi buna delalet etmektedir. Yani fiilin
(أنبعث)
anlamına geldiğini ifade etmektedir.
(ولا يعمل فيه مبعوثون)
(مبعوثون)
kelimesi onda âmil olamaz.
(لأن إن والإستفهام يمنعان أن يعمل ما بعدهما فيما قبلهما)
Çünkü inne ve
(أإنا)
şeklindeki istifham, mâbadinin mâkabli
üzerinde âmil olmasını engeller. İnne
ve istifham ikisi beraberce mâbadinin
mâkabli üzerinde âmil olmasına engel
olurlar.
(مبعوثون)
kelimesi burada onun üzerinde âmil olamaz, diyor.
(أو آباؤنا الأولون)
"Evvelki
atalarımız da mı diriltilecekler?"
Daha da istib'âd ederek (uzak
görerek), "Hadi biz diriltileceğiz; babalarımız ve atalarımız da
mı diriltilecek? Yani sadece bize mahsus değil, onlar da mı
diriltilecek?" derlerdi.
(دخلت همزة الإستفهام على حرف العطف)
Atıf harfi üzere hemze-i istifhâm dahil olmuştur. 'Vav'
atıf harfi, başına hemze gelmiştir.
(وحسن العطف على المضمر)
Muzmer üzere yapılan atıf burada güzel
olmuştur. Normalde muzmer üzerine atıf
yapılmaz.
(في لمبعوثون من غير توكيد بنحن)
Nahnü ile bir zamirin üzerine atıf
yapılacaksa o zamirin iâde edilmesi lâzımdır. Burada böyle
yapılmaksızın atıf yapıldı. Niçin?
(للفاصل الذي هو الهمزة)
Araya bir fâsıla olarak hemze girdiği için. Böylece aradaki
irtibat kesilmiş ve câiz olmuş oluyor.
(كما حسن في قوله ما أشركنا ولا آباؤنا)
Şu âyet-i celiledeki atıf da bu
şekilde güzel görülmüştür:
(ما أشركنا
ولا آباؤنا)
"(Allah
dileseydi) biz ve babalarımız şirk koşmazdık."Burada
(ولا)
şeklinde iâde edilmesi câiz olmuştur.
Araya bir şey girdiği zaman lâ'nın
arayı ayırması mümkündür.
(لفصل لا المؤكدة للنفي)
Nefyi tekid eden lâ ile ayrılmasından
ötürü… Zamir üzerine zamir atıf yapılmaz. Aynı şekilde o kâideyi
açıklıyor. Ancak araya başka bir edat veya harf şeklinde bir
fâsıla girerse bu o zaman câiz olur. Burada bu kâideyi anlatmış
oluyor.
(أوْ آباؤنا مدني و شامي)
Medine ve Şam kurrâsı, kıraat imamları
"ev âbâunâ" şeklinde okumuşlardır.
(قل إن الأولين والآخرين)
"De ki ey
Peygamber: Evvelkiler de sonrakiler de…"
Cehennemin içerisinde yanan-yakılan, bağıran-çağıran, onun
dehşetinden ve vahşetinden oraya-buraya koşuşan, azap halinde olan
bu insanların dünya hayatındaki durumlarını anlatıyor: Bu insanlar
öldükten sonra dirilmeye inanmıyorlardı. "Öldükten sonra biz mi
diriltilecekmişiz? Toprağa karışınca, kemiğe dönüşünce mi? Öyle
mi? Babalarımız da mı diriltilecekmiş?" diyerek bunu
reddediyorlar. Peygambere karşı güya böylece uyanık davranıyorlar,
kendilerine göre akıllıca davranarak hayatlarını zehir etmekten
kurtuluyorlar! "Hayatlarımızı zehir mi edelim? Sizinki de hayat
mıymış yani? Canınızın istediği gibi özgürce yaşayın!.."
diyorlar. Şimdi böyleleri var ya… Özgür şekilde, özgür meclislerde
birbirlerine sövüyorlar! Sövsünler, lâyıktırlar! Lâyıklara
lâyıktır bu!
Bu
insanlara Allah, Peygamberi kanalıyla cevap veriyor:
(قل إن
الأولين والآخرين)
"De ki ey
Peygamber: Sizden evvelkiler ve sonrakiler",
önce gelenler ve sonra gelenler…
Toplanma Alanına
Sevkiyat
Hz. Âdem'den Beri Sürüyor
(لمجموعون إلى ميقات يوم معلوم)
"Bilinen bir
günün vaktinde elbette toplanacaklardır."
Allah tarafından bilinen, tayin edilen bir zaman dilimi içerisinde
toplanacaklardır. Burada 'mîkât'
kelimesi 'vakit' anlamındadır; müfessir şimdi açıklayacak. Âdem
babadan beri insanoğlu cem olmaya başlamıştır zaten. Cem ve
yürüyüş hareketi başlamıştır. İnsanoğlu yürümeye başladı mı, cem
hareketi başlamıştır. Mecmû
olmaktadırlar. İnsanlar, vakti müsemmâ
(belirlenmiş) ve muvakkat olan zaman dilimine doğru koşmakta,
yürümekte ve gitmektedir. Bunu kesin bilmelisin! Start verilmiş.
Yıldızlar, güneşler ve dünya; bütün hepsi koloniler halinde
gölbez gibi gidiyorlar! Hani sığır
sürülerinin arasında küçük gölbezler
vardır, aralarına karışırlar… Biraz tuhaf bir temsil, ama aklımıza
geldiği için söylüyorum. Düşünecek vaktimiz yok. Ne gelirse onu
söylüyoruz. Dünya da o arada gidiyor; biz de onun içindeyiz. Lâ
teşbih velâ temsil, sırtındaki pireler
gibi!.. Gölbezin
sırtındaki pireler gibi biz de pirelenip gidiyoruz. Her neyse… Siz
verilen teşbihe değil, teşbihte anlatılmak istenene kafanızı
takacaksınız! İnsanoğlu hep bakar böyle! Sığır gibi bakarsa olmaz!
Sığırı örnek verirsin ama sığırı anlatmak istemezsin orada. Yaban
merkebinden örnek verirsin, ama merkebi anlatmak istemezsin. Orada
bir realite, bir vâkıa vardır. Allah da
merkeplerden misaller verir ama çok güzel şeyleri anlatmak için!
Yani benim için kaba-saba misaller veriyor demeyin. Ne yapayım
yani? Örnek vereyim diye düşünecek vaktimiz yok! Burada teypler
çalışıyor, zaman da geçiyor. Siz de sıkılırsınız o zaman. Ama
yazarken düşünürsün ne yazayım diye. Şimdi yazacak zaman değil!
Evet,
cem hareketi devam ediyor. Cemaatlerin bir kısmı gidiyor, bir
kısmı geliyor. Nereye? İşte o mîkâta
gidiyor. Firavun da, Nemrut da, Lenin de, Stalin de, Marks da
orada cem olacak. Şu da, bu da… kim
varsa! Hatta ölen öküzün bile! Yine öküzden misal verdim!
Kullandığınız öküzler, merkepler, köpekler bile orada. Neden? Eğer
kapında kullandıysan onların da hakkı-hukuku, seninle alışverişi
vardır. Yaa! Beslediğin kedi bile
kalkacak, o da orada cem olacak! Onlar da
haşrolacaklar, cem olacaklar:
(وإذا
الوحوش حشرت)
"Vahşi
hayvanlar toplanıp bir araya getirildiğinde…"
Buradaki vakitten maksat nedir?
(إلى ما وقتت به الدنيا)
Dünya için tayin edilen vakittir.
(من يوم معلوم)
Malum bir günde… Bu gün de nedir? Kıyâmet
günüdür. Bilinen, herkesin bildiği bir gün varsa, o da
kıyâmet günüdür. Hz. Âdem'den bu yana
herkesin kulağında bu gün çınlar. İnancımızın içerinde:
"Allah'a, Peygamberlere, meleklere…inanmak"
diye sayarken,
(واليوم
الآخر)
"ve
âhiret gününe"
diyerek bu günü de sayman lâzım. Bu günü unutmayacaksın! Bu günü
kim unutabilir ki? İşte ancak hergele sürüsü unutmuştur!
Onun için onlar -Allah korusun- orada çetin azaba çarptırılarak
karanlıklar âleminde yaşatılmaktadırlar! Unutmak doğru değil!
İşte
yevmu'l-âhir
(son gün, âhiret günü),
yevmu'l-kıyâmedir
(kıyâmet günüdür).
(والإضافة بمعنى من)
Buradaki izâfet 'min' anlamındadır.
Yani bu, beyâniye türündeki bir
izâfettir.
(كخاتم فضة)
"Gümüşten mamul olan yüzük" izâfetinde olduğu gibi. Araplar 'hâtemü
fidda' derler, 'min'
kullanmazlar, ama 'min' anlamındadır.
'Fî' anlamında olanlara
zarfiyye denir. 'Li'
anlamı olan da vardır; buna izâfet-i
lâmiyye denir ki sahip olmayı ifade
eder. Buradaki 'min'e
beyâniyye, diğerine ise
zarfiyye deniyor. Demek ki bu tür
izâfetler üç anlama gelmektedir.
İzâfet-i lâmiyye
'li' harf-i cerriyle olur. Mesela:
(بيت علي)
(Ali'nin evi) denilince
(بيت لعلي)
anlamına gelir.
(خاتم فضة)
'hâtemü fiddatin'
de,
(خاتم من
فضة)
'min
fiddatin' anlamındadır. 'Min'
kullanılmaz ama orada var kabul edilir;
beyâniyedir, açıklama sadedinde gelir. Bir de 'fî'
anlamında olan zarfiyye vardır.
(والميقات ما وقت به الشيئ)
'Mîkât' kelimesi, kendisi ile tayin ve
tespit olunan şey demektir.
(أي حد)
Yani tahdit olunan, sınırlanan şey demektir.
(ومنه مواقيت الإحرام)
'İhrâmın mevâkîti' ibaresindeki
mevâkît de bu anlamdadır.
İhrâmın mevâkîti
ne demektir?
(وهي الحدود التي لا يجوزها من يريد دخول مكة إلا محرما)
Oralar öyle yerlerdir ki, Mekke'ye girmeyi kasteden kişi oraları
ihramsız tecâvüz edemez. Kişinin ihramsız geçemeyeceği yerlere
mîkât denmiştir ki çoğulu 'mevâkît'
şeklindedir.
O halde
insanların tecâvüz edemeyecekleri,
giriş yapamayacakları yerler vardır. İşte bu yerin adı nedir?
Cem yeridir. Orası bir sahrâdır,
haşir meydanıdır. O meydanda herkesin yeri bellidir; kimin nerede
toplanacağı belirlidir. Ezmeler-bozmalar, bir takım
düşmeler-kalkmalar olduktan sonra… Allah korsun! Tabii o haşir
gününün hali, ana-baba günüdür. Çok dehşetli ve vahşetli bir
gündür. Allah bizi o günün azabından-gazabından korusun. Bizi,
hiçbir gölgenin olmadığı, güneşin tepemize indirildiği, cayır
cayır yaktığı, insanların birbirini
ezdiği, bağıranların-çağıranların olduğu o karanlık ve ışıksız
günde, Kur'ân'ın ve imanın nurundan Arşının gölgesinde gölgelesin!
Arşının nuruyla nurlandırsın.
İşte, o
günde çizilen bir sınır vardır. O çizilen yerde insanlar duracak.
Orada herkesin bir yeri vardır. Allah Teâlâ bu dünyada da herkes
için bir yer ve zaman ayırdı, rızık
ayırdı. Velhâsıl O insana önem verdi, değer verdi. Ama o ne
idüğü belirsiz yaratık
Rabbını unuttu! Böylece kuduz gibi
oraya-buraya saldırdı! Helâl-haram tanımadı, sınırları
tecâvüz etti, mütecâviz ve saldırgan
oldu! Allah, bunun burnunu sürtecek, gereken dersi de verecektir!
Şu
halde herkes haddini bilsin, hakkını bilsin!
İstikâmet yolunda ne kadar isen, o kadar
görüneceksin. İlerisi olmamalı. İlerisi olmamak kaydıyla
gerisi olabilir. Küçülebilirsin ama küçülürken de zarar vermemek,
aldatmamak şartıyla! Doğru anlatılması gereken bir şeyi, olması
gerektiği gibi göstereceksin. Karşındaki insana ilim öğreteceksen,
muallim gibi olacaksın. Hamal gibi görünmeyeceksin. Ne isen o!
Neyi taşıyorsan ona göre davranacaksın. Asker isen ona göre
giyineceksin. Aksi halde birisi seni dövebilir, sana sövebilir.
Askere sövmek, millete sövmektir. O ırka sövmektir. Bayrağa
sövdün mü bana sövmüş olursun! Onu temsil eden insanlara sövmüş
olursun! Bunun gibi…
Öyleyse, emanetin ne? Hangi emaneti taşıyorsun? Eğer benzin
taşıyorsan, benzin arabası gibi araban olmalı ve bunun üzerine de
"Bu araba benzin arabasıdır" diye yazmalısın. Süt taşıyorsan ona
göre olmalı. Tersini yaparsan yanlışlık olur. İşte insan da
böyledir. İnsan neyi taşıyorsa ona göre olmalıdır. Ne ile
dolu ise o şeyle olmalı, o şekilde görünmelidir. İşte 'olduğun
gibi görünme'nin anlamı budur. İnsanları yanıltmayacaksın. Onları
yanlış yola sevk edip su-i zanna sebebiyet verici olmamalıdır.
İnsan ancak o şekilde çok değerli şeylere sahip olabilir.
İnsanlara bunları vermekle, bunları göstermekle yükümlü değildir.
Tam tersine gizlemekle yükümlüdür. İşte o zaman her şeyi meydana
dökmeyeceksin. Onları göstermek zorunda değilsin, zaten göstermek
yasaktır. O yönde gizleyeceksin. Gizlemenin anlamı da budur. Bu
münâfıklık, yanlışlık, günâh değildir.
Evet
kardeşlerim, demek ki Allah Teâlâ Hazretleri bütün bu ölüm ötesini
kabul edemeyen insanlara bunları cevap olarak verdi.
"Evvelkiler de sonra gelenler de, atalarınız da sizler de o tayin
olunan belirli günde, tarafımıza malum olan günde cem olacaksınız"
buyurdu. Peki sonra ne olacak?
(ثم إنكم أيها الضالون)
"Ey
hıns-i azim (büyük günâh) üzere
olanlar, yolunu kaybetmiş, eğrilik ve şirk üzere olanlar! Ey
sapıklar!"
(عن الهدى)
Doğrudan, hidâyetten, Peygamberin gösterdiği yol olan
hüdâdan sapanlar… Hidâyetten, dinden,
İslâm'dan, Muhammed aleyhi's-selâm'ın
yolundan sapanlar…
(المكذبون بالبعث)
Kıyâmet gününü, Peygamber'i veya Kur'ân'ı,
daha doğrusu Hak'tan geleni yalanlayan ey yalancılar! Kimdir bu
sapıklar ve yalanlayanlar?
(وهم أهل مكة)
O zaman için Kur'ân'ın indiği dönemdeki Mekkelilerdir.
(ومن في مثل حالهم)
Ve onların vaziyeti üzere olan müşriklerdir. Ebû Cehil, Ebû
Leheb gibi, putların peşinde olup, o
güzelim Kâbe'nin, o güzelim değerlerin içerisine putları
yerleştirenlerdir. Kâbe'yi temsil eden, insanın gönlüdür.
Müşrikler Kâbe'nin içerisine kendi arzu ve hevesleriyle
uydurdukları temsilî uyduruk
yaratıkları yerleştirdiler.
İşte
bugün de, o Kâbe'nin bedenimizdeki timsâli
olan kalbin içerisine; mâsivâ,
Allah'tan gayrı olan her şey, zevk ve sefayı, arzu ve hevesi
tatmin eden şeylerin tutkusu ve varlığı, insan kalbinin putu,
tâğutu olmuştur! Taviz veremiyor
ondan! Onun üzerinde ısrar ediyor. Bu bazen dışa da yansımıştır.
Düşüncesini bir varlığın üzerine yansıtmıştır. Mesele o değil, bu
değil. Burada önemli olan insanın, din ve diyanetin, Kur'ân'ın
ifade ettiği hakikatler üzere olmasıdır. Kâbe'nin,
câminin içerisinde olması değil, Allah
Teâlâ'nın buyruğu üzere olması önemlidir. Çünkü
câmiye herkes geliyor. Bir Ermeni de
câmiye girdi geçen gün…
Câmiye girmekle Müslüman mı oldu?
İnsanoğlu câmiye girmekle Müslüman,
Kâbe'ye girmekle hacı olmaz! Öyle mi? Hacı olmak için niyet
lâzımdır. Deminden belirttik, bunun üzerinde durduk.
Velhâsıl insanoğlu bir eylemde görünmekle, o eylemin sahibi olmaz.
Başına sarık sarmakla, cübbe giyip şuraya hoca gibi oturmakla adam
hoca olmaz! Hocalığa niyet etmediği,
(أنا إمام
لمن تبعني)
"Ben,
bana uyanlar için imam oldum" demediği sürece o adam imam
değildir. Tabii ki ağzıyla bu cümleyi söylemeyi kastetmiyorum.
Gönlünden hocalığı geçirmesidir maksat. Mesele odur. Müslümanlığı
gönlünden geçirmeyen adamın düşüp-kalkması, "ne güzel yapıyorsun,
ben de yapayım" demesi önemli değildir. Hani Japonlar bir şey
yapıyor, biz de yapıyoruz ya… Bir takım hareketler yaparak biz de
onun gibi mi olduk? Sen mukallitsin (taklitçisin),
şebeklik yapıyorsun! Onun için bu işler
şebeklikten, taklitten ibaret olur!
İman
taklit değildir, tasdiktir.
Tasdik olmaksızın taklit değildir. Tasdik, bir insanın
inandığı şeyin gönlünde karar bulmasıdır. "Tereddüt yok,
ızdırap yok, tamam!" demesidir. İşte,
tamam demeyince bu işler tamam olmaz. Her ne kadar insanın, tamam
dediği şeyi tamamlamaya iktidarı ve fırsatı olmasa bile, yapamasa
bile onu yapacak birisi vardır: Rabbı
vardır!
(رب تمم)
"Ey Rabbim!
Tamamı kastediyorum, tamamla ya Rabbi!" der ve böylece bu iş tamam
olur. Evet, o halde mümin, tamamlamaya çalışandır; tamamlayan
değil! Mümin, çalışan kişidir, onun işi çalışmaktan ibarettir:
(ليس للإنسان إلا ما سعى)
"İnsan
için ancak çalışmasının karşılığı vardır."
Bizim
işimiz sây-ü gayrettir,
kesbtir. İnsanın yapacağı bundan
ibarettir.
Allah
cümlemizi bu iman ve Kur'ân yönünde sây-ü
gayret sahibi kılsın. Bu yöndeki aşkımızı-şevkimizi daima
güçlendirerek devam ettirsin. Taksiratımızın affına,
hasenâtımızın kabulüne vesile kılsın
Yüce Rabbımız!
(سبحان ربنا رب العزة عما يصفون وسلام على المرسلين والحمد لله رب
العالمين)