Aslan ve Yaban Eşeği (16 Ekim 2011)

Değerli Müminler,  Kıymetli Kardeşlerim;

Allah nuru ile nurumuzu itmam eylesin. Rahmeti ile bizleri rahmetine nail eylesin.  Lütfuna, keremine, aşkına, şevkine cümlemizi erişmekle bahtiyar eylesin. Allah Teâlâ rehberi olan Kuran’ın eşliğinden bizleri asla ayırmasın. Söyleyeceklerimizi, yapacaklarımızı, düşüncelerimizi hep Aziz Kitabı’nın ölçüsünde kılsın.

KUR’AN’DAN OKUNAN BÖLÜM:

وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ (46) حَتَّى أَتَانَا الْيَقِينُ (47) فَمَا تَنْفَعُهُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِينَ (48) فَمَا لَهُمْ عَنِ التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِينَ (49) كَأَنَّهُمْ حُمُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌ (50) فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍ (51) بَلْ يُرِيدُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ أَنْ يُؤْتَى صُحُفًا مُنَشَّرَةً (52)


TEFSİRDEN OKUNAN BÖLÜM:

{وكنا نكذب بيوم الدين} الحسب والجزاء {حتى أتانا اليقين} الموت

{فَمَا تَنفَعُهُمْ شفاعة الشافعين} من الملائكة والنبيين والصالحين لأنها للمؤمنين دون الكافرين وفيه دليل ثبوت الشفاعة للمؤمنين في الحديث إن من أمتي من يدخل الجنة بشفاعته أكثر من ربيعة ومضر

{فَمَا لَهُمْ عَنِ التذكرة} عن التذكير وهو العظة أي القرآن {مُعْرِضِينَ} مولين حال من الضمير نحو مالك قائماً{كَأَنَّهُمْ حُمُرٌ} أي حمر الوحش حال من الضمير في مُعْرِضِينَ {مُّسْتَنفِرَةٌ} شديدة النفار كأنها تطلب النفار من نفوسها وبفتح الفاء مدني وشامي أي استنفرها غيرها{بل يريد كل امرئ مّنْهُمْ أَن يؤتى صُحُفاً مُّنَشَّرَةً} قراطيس تنشر وتقرأ وذلك انهم قالوا لرسول الله صلى الله عليه وسلم لن نتبعك حتى تأتي كل واحد منا يكتب من السماء عنوانها من رب العالمين إلى فلان ابن فلان نؤمن فيها باتباعك ونحوه قوله لَن نُّؤْمِنَ لِرُقِيّكَ حتى تنزل عليها كتابا نقرؤه وقيل قالوا إن كان محمد صادقاً فليصبح عند رأس كل رجل منا صحيفة فيها براءته وأمنه من النار


ASLAN VE YABAN EŞEĞİ

İÇİNDEKİLER

1.Kur’an’dan Okunan Bölüm

2.Tefsirden Okunan Bölüm

3.Kat-ı Sıla Kat-ı İstikbal

4.Hurdahanedeki Nesnaslar

5.Var mı Benim Gibisi Nidası

6.Şefaat Günü Geliyor

7.Kur’an Öğüttür

8.AslandanKaçan Yaban Eşekleri

9.Mabedü’ş-Şeytan Olan Yerler

10.Yaban Eşeklerinin Talebi

11.Saklanan Gizlenen O Hannas Kim?

12.Aslan Kur’an Aslan Peygamber Benzetmesi

13.İnsanın Madeni

14.Bin Bir Türlü Mümin

15.Mecaz Dünya

16.İmanın İki Pozisyonu

17.Ürkek Yaşayanlar


Değerli Müminler,  Kıymetli Kardeşlerim;

Allah nuru ile nurumuzu itmam eylesin. Rahmeti ile bizleri rahmetine nail eylesin.  Lütfuna, keremine, aşkına, şevkine cümlemizi erişmekle bahtiyar eylesin. Allah Teâlâ rehberi olan Kuran’ın eşliğinden bizleri asla ayırmasın. Söyleyeceklerimizi, yapacaklarımızı, düşüncelerimizi hep Aziz Kitabı’nın ölçüsünde kılsın.  Bizleri ölçülü kullarından eylesin. Ölçüsüzlükle çizilen sınırları aşanlardan eylemesin. Nefsine, şeytana, hevaya uyanlardan eylemesin. Kur’an’ın hidayeti ile bizleri daima bahtiyar eylesin. Âmin...

Değerli Kardeşlerim, okumakta olduğumuz Tefsir-i Şerif’in Müddessir Sure-i Celilesi’nin 48.âyetinde bulunmaktayız. Bu Sûre-i Celile’nin son kısımlarında Peygamber-i Zişan’ın tebligatını engellemeye çalışan, karşı çıkan, dine diyanete engel olan kimselerin kısaca cehennemdeki konumları ve durumları dile getirilmiş ve en tipik halleri dile getirilerek, onların dünyevi açılımlarında göze batan noktaları vurgulanmıştır.

KAT-I SILA VE KAT-I İSTİKBAL

Bunlar içerisinde onların namaz kılanlardan olmadıkları, fakiri fukarayı yedirip içirmedikleri, oyuna eğlenceye daldıkları, manevî hiç bir özelliği olmayan dünyalıklara dalıp gittikleri ve en önemlisi de kıyamet gününü,  hesap, kitap gününü yalanlamaları idi. Çünkü ölüm ötesi ile ilişkisini kesen bir kimsenin artık geleceği yoktur, istikbali yoktur. Bu varlık kopuk bir yaratık haline gelmiştir. Özündeki sonsuza uzanan hatları bir anarşist olarak kesip atmıştır. Bu kendisinin elinde değildir. Yüce Yaratan onu sonsuza uzanan bir vaziyette içini dizayn etmiştir. Ama bu kimse kendini de harap etmiştir. İçindeki düzeni tahrip etmiştir. Başta kendi nefsini ifsat etmiştir. Orasını burasını kurcalayarak, kendi kendini imha eden bir ahmak yaratık, sefih yaratık durumuna düşmüştür. İşte insan içindeki öteye yönelik geçmişin ve geleceğin hatlarını devreye sokmadığı sürece günlük bir yaratık haline dönüşür. Gündelik bir yaratık haline dönüşür ve o günün çocuğu olur. Hani günlük yaşıyorum derler ya, yani adamın herhangi bir geleceği, yarını, geçmişi yoktur. Bunlara ait düşünceleri yoktur. Herhangi bir fikri yoktur. O,  kısacık bir zaman dilimi içerisine kafasını sokmuş gününü gün etmektedir. Bu adamın hatları kopuk olduğu için, geçmişle bağı kesilmiştir. Geçmişle bağının kesilmesine kat-ı sıla denir. Gelecekle bağını kesmesine de kat-ı istikbal denir. Böylece bu adam iki arada bir derede kalmış bir kimse gibi kalakalır. Ne sağı vardır, ne solu vardır. Ne üstü vardır, ne altı vardır. Arada sıkışıp kalmıştır. Yaşadıkça bu sıkıntı artar. Yaşadıkça geçmişle gelecek birbirine yaklaşmaktadır. Kendisi de ne geçmişe yaranmış, ne geleceğe yaranmıştır. Tamamen koptuğu için iki cendere arasında, iki mengene arasında kalan bir yaratık gibi ezilir gider.

ما قبل (Ma gabil) ile  ما بعد (ma bad) birleşir.

Mazi ile istikbal birleşir. Mazi, istikbal diye bir şey kalmaz. Hepsi birbirine munkalip olur, kaybolur. Nasıl ki Peygamberi Zişan’ın dönemi ile yani asr-ı saadet dönemi ile ahir zamanın bitiş noktası birbirine muttasıl olacaktır,  birleşecektir. Bu, mebde ile müntehanın ittisal yönü, vuslat yönüdür. İşte o gün nasıl sahabe ile ümmetimin evveli mi hayırlıdır, ahiri mi bilemiyorum buyurması; o kadar birbirlerine benzeyecekler ki hangisi evvelin hangisi ahirin adamı bilemeyeceksin. Bu kadar birbirine benzeyecektir. İşte bizim geçmiş dediğimiz o makablimiz ile maba’dimiz şuanda birbirine yaklaşmaktadır. Mümin bu yaklaşımı sağlamakta rol almış kişidir. Mebde ile müntehayı, evvel ile ahiri birleştirmektedir.

هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ

Mümin bir bağ görevi görmektedir,  bir atıf görevi yapmaktadır.  Atıf aynı zamanda şefkat, merhamet, lütuf demektir. Lütfen bir görev almıştır. Latif olan zatın lütfu ile bir letafet içerisinde bulunur ve bir atıfta bulunur. Böylece

هُوَ الْأَوَّلُ - هُوَ اللَّه

“Evvel” onun açılımı, zuhuru, Ahir sonu ifade eder.

وَأَنَّ إِلى رَبِّكَ الْمُنْتَهى

¶        “Şüphesiz en son varış Rabbine’dir.”[1]

daki zuhuru evvel ile ahirin ittisali böylece atıfla matuf bir olup bitecektir. İşte kopuk takımı bunun dışında kalan, dışlanmış bir yaratıktır. Arada kaldığı için yerinde durmadığından; biliyorsunuz mekanik cihazlarda görürsünüz bir vida yerinden çıkar. Çalışmakta olan makine bir bakarsınız aman Allah’ım eğik büğük hale gelmiştir. Yerinden hortlamıştır ve öte taraflar vura vura böyle incecik ne idüğü belirsiz yaratık haline dönüşmüştür. Ne baş kalmıştır ne göz.

HURDAHANEDEKİ NESNASLAR

İşte benzetmek gibi olmasın Allah’ın Kulları kopuk takımının bu durumu yani evvel ile ahir arasındaki konumu, bu ezik büzük yaratığa, ne idüğü belirsiz, kılıksız nesnasa benzer. Ona şimdi biz çivi mi diyelim, vida mı diyelim. Ne diyelim? Onun ne çiviliği kalmış, ne vidalığı kalmıştır. O halde bu yaratığın da insanlığı kalmamıştır. Hurdahaneye atmak lazımdır. Bunların eriyikler içerisine, ateş içerisine atılması gerekir.  Öyle de yapılır. O tip şeyleri hurdacıya satarsın. Hurdacı onları ateşe götürür. Yanmaya, eritmeye götürür.  Tabii ki Yüce Allah da bunu ateş diyarına atacaktır. O halde müminlerin pozisyonu çok önemlidir. Asıllar arasında bir vasıl görevi yapmaktadır. Evvel ile ahirin ittisali noktasında bir ara görevi yapmaktadır. Berzahi bir konumdadır. Evvel ile ahirin arasında berzahi bir konumdadır. Mahlûk ile mahlûk özelliği bulunan ile Hâlık arasında bir ittisal görevi vardır. Hâlık ile mahlûk arasında bir yakınlık peyda olmuştur.  Bir alışveriş vardır. Mahlûkun Hâlık’a yönelişi, Hâlık’ın da mahlûka el açması, kucak açması vardır.  Sonunda tekrar bana döneceksiniz.  Hepiniz bana döneceksiniz. Hepiniz benim ilmimde gark olup gideceksiniz.

كُلُّ مَنْ عَلَيْها فانٍ

¶        “Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacaktır.”[2]

VAR MI BENİM GİBİSİ NİDASI

Fanlanıp gideceksiniz. Fanilik şerbetinden içip evvel bezmine tekrar rücü edeceksiniz. Yüce Allah kutlu birliğini, şanlılığını duyurmak için orada “var mı benim gibisi”

لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ

¶        “Bugün mülk (hükümranlık) kimindir?[3]

diye sorar. Mülk kimin, saltanat, otorite, yönetim kimin? Söyleyin bakalım. Bütün tasarrufatını sayar ve cevap veren bir başka varlık yoktur. Başka kalmamıştır. Hepsini ifna etmiştir. Hepsini silip süpürmüştür. Ve yeniden kendi otoritesini ibraz eder, ispat eder.

لِلَّهِ الْواحِدِ الْقَهَّارِ

¶        “Tek olan, her şeyi kudret ve hâkimiyeti altında tutan Allah’ındır.”[4] der. Bu işi perçinledikten sonra yeniden sayfaları açmaya başlar.

وَإِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ

¶        “Amel defterleri açıldığı zaman...”[5]

Sayfalar tekrar açılınca bütün oluşumlar artık müfredat halinde fasıllar halinde ortaya çıkar ve gerçekten bir dersin finali yapılır. Son bir ders yapılır. Bu final dersidir. Final dershanesi değil tabii. Hani reklam filan olmasın. Benzetmek için, daha iyi anlaşılsın diye, daha güzel ve zevkli olsun diye bunları yapıyoruz. Orada bir ders vardır. Bunların içerisinde Yüce Allah peygamberleri tahtaya kaldıracaktır. Tahta var ya, levh var ya hepsi orada yazılıdır. Elinde defterin bir de orada levh var, ekranda geçiyor. O asıldır seninki fasıldır. Muhasebesi vardır. Tahtaya geç Musa, İsa gel bakalım. Oradaki maddelerden soru, kavimleri sorulduğu zaman öyle mi, böyle mi? Hangisi doğru? Sen böyle söyledin mi?

أَأَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُونِي وَأُمِّي إِلهَيْنِ مِنْ دُونِ اللَّهِ

¶        “Allah kıyamet günü şöyle diyecek: Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara Allah’ı bırakarak beni ve annemi iki ilâh edinin dedin? .”[6]

İsa sen insanlara şöyle dedin mi? Beni ve anamı Allah’tan ayrı rab edinin diye bir şey sen bunlara söyledin mi? Gördün mü? Bu derste olan bir şeydir. İşte bu final gününün dersidir ki bu ders sonunda karneler verilecektir. Bu artık son bir derstir. Âlemlerin Rabbinin verdiği bir derstir.

وَالْأَمْرُ يَوْمَئِذٍ لِلَّهِ

¶        “O gün buyruk yalnız Allah’ındır.”[7]

olduğu gündür.  Artık o ne derse onun dediği geçecek ve asla değişmeyecektir. Allah o gün bizi rezil rüsva etmesin.

وَلا تُخْزِنِي يَوْمَ يُبْعَثُونَ

¶        “Kulların diriltilecekleri gün beni utandırma!.”[8]

O ba’s günü Ya Rabbi beni rüsva etme diye hep yalvarmış yakarmışlardır. Biz de yalvarıp yakaracağız.  Kötü son, akıbetü’s- sui olmasın. Akıbet-i mahmudeyi Allah cümlemize ihsan ve ikram eylesin.

Bu adamlar uhrevi hayatla bağlarını koparmışlardır. Kopardıkları için artık bunlar

فَكانَتْ هَباءً مُنْبَثًّا

¶        “Dağlar parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu zaman....”[9]

sınıfına girmişlerdir. Bunlar tozcuklar, toz toprak haline gelmiş yaratıklar halini alırlar. Bunların başı o gün ezilecek, toza dumana karışıp gideceklerdir.

ŞEFAAT GÜNÜ GELİYOR

Din gününü yalanlamakla en büyük arsızlığı, en büyük haksızlığı yapmışlardır. Böylece geleceklerini tehlikeye atmışlardır. Çünkü uhrevi yaşam bizim geleceğimizdir. Bizim en büyük umudumuzdur. Ölüm sonrasında umut tükenmez. Şefaat günü geliyor. Büyük şefaat, umut var. Umut hâlâ bitmemiştir. Bu adamların artık umudu kesilmiştir.

وَلا تَيْأَسُوا مِنْ رَوْحِ اللَّهِ إِنَّهُ لا يَيْأَسُ مِنْ رَوْحِ اللَّهِ إِلاَّ الْقَوْمُ الْكافِرُونَ

¶        “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez .”[10]

Allah’tan ümidini tamamen kesen ancak kâfir güruhtur.  İşte bunların bir umudu yoktur. Çünkü iman varsa umut vardır, ümit vardır. İnanç varsa umut edersin. İnanç yoksa neyin ümidi olacak ki. Ümit denilen şeyi geliştiren besleyen imandır.

İşte bu insanlar o güne inanmamakla en büyük hatayı işlemişlerdir.  En büyük kazanç noktalarını da tarumar etmişlerdir, yıkmışlardır.  Ve ölüm geldi çattı ve bizi buraya attı diyorlar. Gözlerimizi açınca işte böyle bir kara günle karşılaştık. O günden bu güne işimiz bitik diyorlar. Yanıp duruyoruz. Ve onlara şefaatçilerin de şefaatinin kâr etmediği, fayda vermediği فَمَا تَنفَعُهُمْ شفاعة الشافعين ayeti ile belirtildi. Ehli Sünnet ve’l- Cemaat, şefaatin varlığına bu ayetin açık delil olduğunu beyan etmişlerdir. Çünkü şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermedi diyerek demek ki onlara fayda vermedi ama müminlere, inananlara fayda verdi. Çünkü onlar inanmıyordu. İnanmadıkları için şefaat kategorisine alınmadılar. İnananlara veriyor. Bunun zıt anlamı budur. Eğer öyle olmasaydı böyle bir kayda gerek yoktu. Şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermedi. Yani bunlar, son umut olan şefaatten de faydalanamadılar. Yahu peki öyle de şundan bundan fayda sağlayamadı da hiç şefaate de mi uğramadı? Yok, şefaatten de faydalanamadılar, çünkü kâfirdiler. Kâfirlere böyle bir hak hukuk tanınmıyor. Peygamber-i Zişan’ın şefaatin sübutuna dair müfessirimiz bir hadis zikretti. Bu hadisin değişik şekillerde, takribi rivayetleri de vardır. Ümmetimden öyle kimse ya da kimseler vardır ki

أكثر من ربيعة ومضر إن من أمتي من يدخل الجنة بشفاعته

  1. Ümmetimden öyle kimseler vardır ki onun şefaatiyle Mudar ve Rebia kabilesinden daha çok kişi cennete girer.”  [11]

şefaati sebebiyle bu iki kabileden daha çok kişiyi cennete koyar, sokar.  Bu iki kabile, Rebia ve Mudar denilen o yörenin en kalabalık kabileleridir.  Mekke yöresinin en kalabalık kabileleridir. Kureyş de bunlara mensuptur. Bu kabilelerin geçmişleri Peygamberimizin dedesi Adnan’a ulaşıyor. Rebia ve Mudar kabilelerindeki nüfuslardan daha fazla kişiyi Cennet-i A’laya şefaatiyle sokacaktır.  Benim ümmetimden böyle adamlar vardır. Bazı rivayetlerde isim verilmiştir. Üveys el-Kareni onlardandır.  Bu anlattığımız hadis Kenzü’l- Ummal kitabı içerisinde “Fazilet-ü Üveys” yani “Üveys’in fazileti” babında zikredilmiştir. O bölüm içerisinde geçmektedir. Bu kişi Veysel Karani diye bildiğimiz zattır.  Bu “Muhadram” denilen zevatın baş tacıdır. Böyle bir özelliğe, sıfata sahip bir şahsiyettir. Gözün ötesinde özü ile Peygamberin maiyetinde yer almıştır. Peygamberle beraberliği gözü ile değil özü ile olmuştur. Bedeni ile değil de ruhu ile olmuştur.  Bedeni ile beraber olanlardan daha çok etkilenmiştir. Peygamberin dişi gittiği zaman onun da dişinin gittiğini görüyorsunuz. Bir yerinde bir acı hissettiği zaman onun da aynı şekilde acı hissettiğini görüyorsunuz. Bedeni bir temas yoktur ama ruhun bedene sirayeti bu kadar güçlüdür. Böylesine kurbiyet sahibi bir zattır. Allah bizleri de şefaatlerine nail eylesin diyoruz. Rahmetle anıyoruz.

KUR’AN ÖĞÜTTÜR

فَمَا لَهُمْ Yüce Allah bu keferetü’l-fecere hakkında soruyor. Bunların edepsiz, terbiyesiz işleri, ahmakça işleri, kendi aleyhlerine olacak tavırlarını hatırlatarak soruyor. مَا لَهُمْ onlara ne oluyor ki   مُعْرِضِينَ عَنِ التذكرة Tezkira’dan, اللَّهُ أَعْلَمُ Bu bir ara bir Tezkira meselesi mi oldu? Bizim ülkemizde bir tezkere meselesi vardı. İyice incelenirse burada ona da işaret vardır. Ama o konulara fazla girmiyorum. Kendiniz düşünün, taşının bu ayette ona açık işaret var. Ne oluyor onlara ki Tezkira’dan i’raz ediyorlar. مُعْرِضِينَ kaçıyorlar.  عَنِ التذكرة tezkirden, hatırlatmadan bu tezkir nedir?  وهو العظة o öğüttür, öğüt demektir. Bundan maksatta  أي القرآن Kur’an’dır. Çünkü Kur’an’ın bir ismi de

كَلاَّ إِنَّهُ تَذْكِرَةٌ (54) فَمَنْ شاءَ ذَكَرَهُ (55)

öğüt anlamında Tezkira’dır yani Tezkirdir. O da Kur’an’dır. Yani onlara ne oluyor ki Kur’an’dan kaçıp duruyorlar. Kur’andan kaçıyorlar, uzak duruyorlar, kaçış halindeler. Kur’an diyesiye adamlar pır uçuyorlar. Dörtnala gidiyorlar. Tazı gibi kaçıyorlar, karga gibi uçuyorlar. Fare gibi deliklerine giriyorlar.  Kaçacak delik, girecek kafalarını sokacak bir delik arıyorlar. مُعْرِضِينَ kelimesi,  مولين arkalarını dönüp gidiyorlar. حال من الضمير zamirden hâldir لَهُم deki zamirden hâldir. Hâl olduğu için mansuptur. Nasbı ya ile olmuştur. Kur’an’dan kaçıyor oldukları halde onlara ne oluyor? Cümle içerisindeki yerini belirterek söylemek gerekirse böyledir.  Kaçarak, ne oluyor onlara, nereye varmak istiyorlar? Ne yapmak istiyorlar, neyi elde etmek istiyorlar? Ellerine ne geçecek? Hadi gittin eline ne geçti söyle bakalım deriz ya öyle bir şey. نحو Bu ibare şuna benzer. Zamirden hal olma konumuyla ilgili bir misal veriyor. مالك قائماً Ayakta olduğun halde sana ne oluyor. Buradaki قائما zamirden hâl olmaya örnek veriyor.  لك deki zamirden hâldir. Kaim olan, oradaki ك muhatap ك dir. كَأَنَّهُمْ Sanki onlar, Yüce Allah onların konumunu izliyor, durumunu biliyor. Burada bir teşbihte bulunuyor.

ASLANDAN KAÇAN YABAN EŞEKLERİ

İnsanların hareketleri, hisleri, mutlaka sair türden bir varlık üzerinde tecelli eder, somutlaşır. İnsanların karakterleri, yiyecekler ile giyecekler ile taşlarla, ağaçlarla,  hayvanlarla ve türlü türden varlıklarla anlatılır. İnsanın karakterlerini göremezsiniz. Onlar kavram tarzındadır. Onlar bir histir, duygudur. Yüce Allah bu duyguları somutlaştırmış ve bu nedenle onu örnek verir. Mesela yaptığımız bir hareket bir sineğe benziyorsa sineği örnek getirir. Şimdi yapılan bu hareket acaba neye benziyor, insanın hangi yönünü ilgilendiriyor. Çünkü bizde sineklik de var, domuzluk da var, maymunluk da var, meleklik de var, şeytanlık da var. Bunlarla açılımımız mutlaka bu kanallardan birisiyledir. İşte şimdi, şu andaki vaziyet acaba insanın hangi karakterini ilgilendirmektedir. Yani eğer insan o vaziyetiyle bir hayvan olsaydı acaba hangi sınıftan olurdu ve o sınıfın hangi türden hareketini temsil ederdi. İşte burada   كَأَنَّهُمْ sanki onlar  حُمُرٌ merkeplerdir, eşeklerdir. Demek ki Kur’an ve Kur’an’dan kaçış Kur’an’dan ürküp kaçmanın hayvanlar içerisinde bu misyonu en iyi temsil eden eşeklerdir. Ama bu ahırdaki eşekler değildir. أي حمر الوحش vahşi eşeklerdir. Ehli eşekler değildir. Çünkü insanın yanında yer alan hayvanlar insanlıktan nasiplenirler. İnsandan nasip alırlar. Hep böyledir. Kiminle berabersen onun sıfatları bir şekilde sana da geçer.

Yüce Allah bu nedenle

وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ

¶        “Ve doğrularla beraber olun.”[12]

Onları referans verir. Sadıklarla beraber olun ki size sadakat geçsin. Çünkü hisler, huy geçicidir. Eşek, köpek bile olsa ehli olan işte bunun için ehliyetli olmuştur. Vahşi onun zıddıdır. İnsanla uzlaşamayan insanı gördüğü zaman kaçan, ürpen bir yaratık, yanaşmıyor. Ashabı Kehf’in köpeği de bu türden bir köpektir. Kur’an-ı Kerim’de bir Peygamber merkebinden, hımarından söz ediliyor.  Onun hımarı da bir başkadır. O Peygamber ile beraber gidiyor.

أَوْ كَالَّذِي مَرَّ عَلَى قَرْيَةٍ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَى عُرُوشِهَا

¶        “Yahut altı üstüne gelmiş (ıpıssız duran) bir şehre uğrayan kimseyi görmedin mi?.”[13]

Hani var ya Uzeyir (a.s) olduğu söylenir. Allah orada merkebinden söz ediyor. Hiç kuşku yok ki o merkep de cennette yer alacaktır. Evet, Tabakatü’l- Kübra’da rastladım. Daha önceden bunları biz söylüyorduk. Müminlerin dünyada kullandıkları eşyaların bir şekilde Cennet-i Â’laya intikal edeceğini söylüyorduk. Kâfirlerin kullandığı eşyaların, alışveriş yaptığı dünya metalarının da cehenneme intikal edeceğini söylemiştik. Elhamdülillah geçen gün rastladım. Ne kadar çok sevindim.  Ebu Abbas el-Mursi denilen zatın talebeleri, Hocası Şazili Hazretleri bir bambaşka arif zatlarmış. Şarani onlara çok uzun yer ayırmış. İşte onların beyanları içerisinde buna rastladım.  Bu eşyaların ki buna hayvanlar da dâhildir. Ama oraya layık bir konumda olacaklardır. Nasıl sen oraya gittiğinde bağırsaklarınla, bu damarlarındaki kanınla, kanlı canlı türde olmayacaksın. Canlı olacaksın da ruh ile Allah’ın nefhettiği “Hay” isminin açıktan tecellisine bağlı olarak yaşayacaksın. Artık yemeye içmeye bağlı değilsin. Böyle atan bir kalbe filan sahip olmayacaksın. Çünkü bu arada sırada hızlanıverir. Adamı rahatsız eder. Kalbim çarpmaya başladı dersin korkarsın. Oturursun, kafan döner, tansiyonun yükselir, işte kan atışların değişir. Bunlar yok. Bunlarla yaşamayacaksın. Bunlar aksesuardır. Onların yaşamında bir yerleri olmayacaktır. Yeme ve içme tamamen cennete ait olan bir özellikle, dişlerinle kemirmeyeceksin. O tamamen oraya ait bir özellikte olacaktır.  Nasıl ki orada bevletme yok, atık da yok. İşte o yaratık da oraya böyle girmiş olacaktır.  Cennet’e ait bir özellikte olacaktır.

MABEDÜ’Ş-ŞEYTAN OAN YERLER

Mabetler, Allah dışında şirk koşulan mabetler,  özellikle keferetü’l- fecerenin yandığı temel yer olacaktır.  Onun içinde yanacaklar. Allah’a şirk koşulan ve adına yanlışlıkla mabet denilen mabedü’ş- şeytan olan yerler cehennemliklerin barınakları olacak, evleri olacaktır. Bu şekilde orada da yer almış. Çok sevindim.

Şu hâlde bu merkep konumunda oldukları, Yüce Allah onlara nazar ederken onları insan olarak görmüyor. Arifler de böyle görürler. Arif “marufun bil hak olan zatın” görüşüyle gören, bilişiyle bilen kişidir.  Ona arif denir. Bunun için arife tarif gerekmez. Senin tarifine ihtiyacı yoktur. Çünkü o hakkı Hak ile bilir. Hakkı Hak ile görür,  hani diyor ya benimle görür, Benimle duyar, benimle işitir. İşte o kutsi rivayette beyan olunduğu gibi olur. Yüce Allah onları yani Kur’an’dan kaçanları aslında merkep gibi görüyor.  Burada tabi dünya teşbih âlemidir. كَأَنَّهُمْ Aslındaحُمُر أَنَّهُمْdur. كَ dünyaya ait bir kavramdır.  Teşbih âlemidir. Hakikatte كَyi kaldırırsın. Onlar eşek hattından beslenmektedirler. Görünüşleri insan türünde olsa da eşek hattından besleniyorlar. Yani onun yaşamı aynen eşek gibidir. Eşek eşittir şehvettir. Yemek, içmek ve şehevi arzuları tatmin etmek onun özellikleridir. Bilmem hiç eşek izlediniz mi? Biz çocukluğumuzda eşek güttüğümüz için çayırlarda çok fazla görürdük. Ne yaptıklarını çok iyi biliyoruz. Onun şeyi çok sınırlıdır. Yalnız kaldı mı onun çok anormal işleri vardır. Kazığa bağlasan bile onun kendi kazığı vardır. Sallar durur. نعوذ بالله Yani merkebi anlayın ki benzetmede ki derinliği hissetmiş olasınız. Yoksa merkebin ne olduğunu, ahvalini bilemezseniz, burada Cenabı Hak niçin bunlara teşbih etmiş anlayamazsınız. Çünkü bunlar biz şöyle şöyle yapardık diyorlar. İşte o yapardığın içinde bunlar vardır. O الْخائِضِينَ içinde “biz dalanlarla beraber dalar giderdiğin” içinde bu eşeklerin yaptıkları işler var. Onun için onlara benzetiyor.  Eşeğin Kur’an’la ne ilişkisi olur? Eğer onun duyguları, eşek duygusu olmasaydı ki bunları Mesnevi okursanız bu eşek meselesini çok daha güzel işler, dile getirir. Çünkü bunları Rabbinden, Allah’ından öğrenmiştir.  Onlar bunları açan bir özelliğe sahiptir. Tefsir açmak demektir.  Adamı suçluyorlar tabi bu çok açık diyorlar.  Bunun az açığının, çok açığının ölçüsü nedir?  Bu iş falanın filanın demesi ile mi olacak? Bunun azı ne kadar çoğu ne kadar? Nerde başlıyor nerde bitiyor? Eşek eşektir. Tesettürü yok, her şey meydandadır.  Daha ötesi mi var, sen bunun nesini istiyorsun? Biz böyle anlıyoruz. Başka türlü anlayan da kendine göre ifade etsin.

أي حمر الوحش Burada bahsedilen eşekten maksat vahşi eşeklerdir. Çünkü ehli eşeklerin biraz daha insanla beraber olmasından kaynaklanan insan havası vardır. Mesela vahşi eşeğin topluma, yani insanoğluna bir faydası olmaz.  Öteki binmene müsaade eder. Üzerine bineceğin zaman hiç sesini çıkarmaz. Kafasını eğiverir binersin. Ama vahşi eşeğin yanına yaklaşılmaz. Bağda eşeğin üstüne yükü yüklersin. Hadi deh deh dersin. Evine kadar onu getirir. Üstüne ayrıca birisinin binmesine gerek yoktur. O senin evinin yolunu bilir. Bilmem anlatabiliyor muyum? İşte insan yardımlaşan bir varlıktır.  Ama o kendi hâlinde kalsaydı böyle bir yol izlemezdi. Bu insanla beraber olmanın özelliğidir. حال من الضمير Bir hâldir.  في مُعْرِضِينَ muğridindeki حال بَعْدَ حال denebilir. İkinci halbde denebilir. Çünkü مُعْرِضِين deki onlar, cemi müzekker olduğu için o da “onlardan” هُمْ zamirinden hâldir.  كَأَنَّهُمْ Bu da o irazlarındaki konumları, Kur’an’dan kaçışlarındaki, Kur’an’dan yön çevirip arkalarını döndükleri zamanki vaziyetlerini ifade ediyor.  في مُعْرِضِينَ onlar sanki bu kaçışları anında vahşi eşekler gibidirler. Diğer bir özelliği مُّسْتَنفِرَةٌ ürkek eşekler gibidirler.  مُّسْتَنفِرَةٌ حُمُرٌ humur kelimesi hımarın çoğulu olduğu için مُّسْتَنفِرَة da müennes olarak geldi. Çünkü onun sıfatıdır. Müfret ve müennes olarak bu şekilde gelmiş oldu.

YABAN EŞEKLERİNİN TALEBİ

مُّسْتَنفِرَة buradakiاسْتَنْفَرَ daki  اسْتَ i hecesi bir ziyadelik ifade ediyor. Kelimeye ziyadelik katmıştır.  شديدة النفار demektir. Son derece ürkek, müthiş ürkek eşekler gibidirler.  كأنها sanki o eşekler تطلب النفار ürkeklik istiyorlar. من نفوسها kendi nefislerinden. Nefislerinden böyle bir talepte bulunuyorlar. İste kelimesinin niçin geldiğini anlatmaya çalışıyor. İçyapıdaki oluşumu, kendi iç dünyasında eşeğin sanki تطلب النفار o merkepler ürkeklik istediler. من نفوسها Kendi nefislerinden ürkeklik talebinde bulundular. Hani insan bünyesinde bu yaptıklarımız beyne nasıl gidiyor. Görmek istiyor, önce göze gidiyor, oradan beyne gidiyor diyoruz. O da kabul ediyor ve görüyorsun. Mesela elini kaldırmak istiyorsun hemen bu arzu, bu istek falan yere gidiyor.  Ondan sonra elini kaldırıyor. İşte müfessir bunda da bu اسْتَنْفَر ile eşeğin bünyesinde meydana gelen bir oluşumu anlatıyor. Ne kadar harika değil mi? İçyapıyı anlatıyor. Biz bunları kitaplarda okuyoruz. İşte duyuların nasıl beyin yönünden idare edildiğini, beyin merkezinden idare edildiğini okuyoruz. Çünkü bu nefsi olan bir durumdur. Nefislerinden, özlerinden, içlerinden sanki böyle bir istekte bulunmuşlar da onun için buاسْتَنْفَر kullanılmış. اسْتَنْفَر babında istek  var, talep var ya onu izah ediyor. تطلب diyor bakın. Bu gramer yönüyle bir ifadedir. وبفتح الفاء müstenfera مُّسْتَنفِرَة şeklinde fanın fethi ile   مدني وشامي Medine ve Şam kurrası böyle مُّسْتَنفِرَة müstenfera şeklinde okumuşlardır.  أي bu durumda  استنفرها غيرها o zaman kendi kendilerine değil de bir başkası istenmiş olmaktadır. Kendilerinden ürkeklik istenen eşekler gibidirler. Kendi kendilerine değil de bir başkası sanki istemiş oluyor diyor. Müstenferin anlamı budur. Yani bu durumda meçhul fiil gibi oluyor. Ötekinde kendi istemiş oluyor.  Müstenfir isteyen anlamındadır. Müstenfer ile bir başkası tarafından istenmiş anlamı da ifade ediliyor.

Bu hayvanların genel nitelikleri böyledir. Bu hayvanlar kendi yapılarının dışlarında olan şeylerden ürkerler. Özellikle insanlardan çok ürkerler. Yani insanlar yanaşır diye akılları çıkar. Hâlbuki insana yanaşmalarında çok fayda vardır. Çünkü insani olan bir özellik kazanmış oluyorlar.  İnsana sevap kazandırmada vesile oluyorlar. Çünkü insanlar onları hayırda kullandıkları zaman hayır vasıtası oluyorlar. Mesela ilim öğrenmek için bir yere gidiyor. Mabede giderken ona biniyor. Elbette bu hak zayi olmayacaktır. Bu bir şekilde hayvanın feyizlenmesi, nurlanması anlamına gelir. Çünkü müminin feyzi ve nuru kullandığı şeye de sirayet eder. Ama bunlar o kadar ahmak ki o kadar yabani ki insandan ödü kopar. İşte Kur’an’dan kaçışları, merkebin insandan kaçışı gibidir. İnsandan nasıl kaçıyorlarsa Hâlbuki insan onun düşmanı değildir. İnsana yanaşsaydı çok fayda sağlayacaktı. Yiyeceğini, içeceğini rahat bir şekilde bulacaktı. Aslan tehlikesi, hayvan tehlikesi, sırtlan tehlikesi olmadan benim efendim var, sahibim var.  Zamanında bana aşımı getirir. Yeter ki ben ona hizmet edeyim. Benim yiyeceğim suyum hazır derdi ve koruma altında olurdu.

SAKLANAN GİZLENEN O HANNAS KİM

İşte bu yabaniler Kur’an dairesine girmediklerinden dolayı yabani olan türlere, hayvani yaşama tamamen açık bir şekilde yaşamış oluyorlar. Ve her an risk altındalar. Bir aslanın, bir sırtlanın tepesine çıkması, onu paralaması an meselesidir. Şeytan işte o aslan gibi, nefis o sırtlan gibi devamlı bu yaban eşeği sıfatları adamların ensesindedir. Farkında değiller, yavaş yavaş oralarını, buralarını İblis ve nefis tahrip etmektedir, koparmaktadır. Yiyor onu fakat farkında değil. Çünkü bazı haşerelerin bir şeyler sıktığını söylerler. Bu sineklerde de varmış. Oraya bir uyuşturucu yapıyormuş. Orası uyuştuğu için adam onu hissetmiyormuş. Orada rahat rahat yiyip içiyormuş. Belgeseller de böyle bir şeye rastlamıştır. İşte Şeytanın da uzun hortumu vardır biliyorsunuz. Sivrisinek onu tam iyi temsil eder. Böyle domuz gibi veya bir şekilde kanın içerisini uyuşturuyor. Ondan sonra rahat rahat dolaşıyor. Sen girdiğinin farkında olmuyorsun. Onun için sürekli zikir halinde olanlar mahfuzdurlar.  Çünkü zikir şeytanı defeder. Bir kalkandır,  ruh kalkanıdır. Kişiyi koruyucu bir özelliğe sahiptir. İblis asla yanaşamaz. خَناس Hannas kelimesi köşe bucak saklanan anlamındadır. خَنَسَ Hanese den geliyor. Saklanan, gizlenen anlamındadır.

فَإِذَا ذَكَرَ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ خَنَسَ وَإِذَا غَفَلَ جَثَمَ عَلَى قَلْبِهِ فَوَسْوَسَ

Saklanıyor, yoksa vesveseye devam ediyor. Kalbin, kanın içinden girip kalbin odak noktasına hortumunu sokup, böyle devamlı oraya vesvese hormonlarını salgılıyor. نعوذ بالله Sanki onlar bu vahşi, ürkek, yaban merkepleri gibidir. Ki   فَرَّتْ مِن قَسْوَرَةٍ Aslandan kaçan ürkek yaban merkepleri gibidirler.  Aslandan kaçıyor oldukları halde ürkek yaban merkepleri gibidirler. حال bu cümle hal cümlesidir. Dikkat ederseniz hep hâl geliyor.  Çünkü âyet hâllerinden, vaziyetlerinden bahsediyor.  Tuhaf konumları, insanlık dışı konumlarından söz ediyor. Yani bunlar insanın yapacağı iş değil. Bunu ancak yapsa yapsa yaban merkebi, yaban eşeği, vahşi eşekler yapar. Şimdi biz onlara böyle söyleyince bize eşek dediler mi diyecek? Ne derlerse desinler. Yaratanın kendisi benzettikten sonra sana bana laf düşmez, sana bana inanmak kalır.  Bunları üreten zat bunları söylüyor. O bilmez mi? Onlara böyle bir hava enjekte ediyor. Böyle bir atmosfer oluşuyor. Kandır çeker. قد peki قد nerede? Cümlede قد olması gerekirdi. معها مقدرة onun beraberinde mukadderdir, takdir edilir.  فَرَّتْ مِن قَسْوَرَةٍ قد demektir. Bu, aslandan kaçıyor oldukları halde, ürkek yaban merkeplerine benziyor onlar demektir. والقسورة bunun anlamı ise; biz aslan diye anlamlandırdık. Bunun değişik anlamları vardır. الرماة raminin  رام çoğuludur. Okçu, avcılar var ya avlamak için ok atan. Avcılardan kaçan yaban merkepleri gibidir.  الرماة atıcılar, nişancılar oklarıyla avlananlar anlamındadır.  أو Diğer anlamı ise. الرماة الصياد ok atan avcılar anlamına da geliyor. Avcılardan kaçan yaban merkepleri gibidirler. Çünkü onlar bunları avlıyorlar. Avcıları gördüğü zaman dörtnala kaçıyorlar. أو Diğer bir anlamı ise; الأسد veya esed demektir. Bunun Kureyş bölgesinde Yemen bölgesinde farklı kullanımları varmış.  Yemen tarafı da bir Arap gurubu biliyorsunuz. Onlar da Arapça konuşuyorlar. Kur’an’da da çok çok Yemen diliyle şöyledir diye geçer. Meselâ Yasin Tay lügatinde Yemen dilinde “ya insan” demektir der. أيها الإِنْسَانُ anlamındadır. Onlarda Tay kabilesi var. Onlar da Arapça konuşurdu. Hâlâ da öyledir. Buna göre Kuran tabi yaygın Arapça olduğu için ağırlık noktası Kureyş’e ayrılmış ama içinde diğer kabilelerin de yani Arapların da kullandığı diller var. İşte buradan kaynaklanıyor. Bazı tefsirlerde Yemen dilinde şöyledir, Kureyş böyle der diye ayrılmıştır. Bu aslan anlamınadır.

ASLAN KURAN ASLAN PEYGAMBER BENZETMESİ

Aslandan kaçan demektir ki; biz zaten bunu tercih etmiştik. O çok daha uygun ifadedir. Çünkü yaban eşeklerinin en çok korktuğu aslandır. Şu hâlde Kur’an’ın konumu bir aslana benziyor. Aslandan kaçan veya Kur’an’ı hazmetmiş olan, uygulayan zat, Muhammed (a.s ) bir aslana benzetiliyor, müşrikler de yaban eşeklerine benzetiliyor. Peygamberi göresiye kaçıyorlar. Bu meyanda bir oluşumdan bahsediliyor. Bunları şimdi çıkıp bu insanlara güzel güzel anlatsak, yerlerinin neresi olduğunu bilseler ne güzel olurdu. Şu yeryüzünde olanları bitenleri birbiriyle orantılasalar ne anlamlı olurdu. Birbirleri arasında benzer noktaları tespit etseler ve canlı olarak o varlıkların üzerinde kendi hissiyatını, yaptıklarının ne anlama geldiğini o hayvanat üzerinde veyahutta kimyevi oluşumlardaki, o oluşumlardaki yani analiz ve sentezdeki birleşim, alaşım, oluşum bütün bunların hepsi boşa değildir.  Çünkü Yüce Allah bu kimyevi oluşumlardan da örnek getirmektedir.

زَبَدٌ مِثْلُهُ

¶        “O gökten su indirdi de dereler kendi ölçülerince dolup aktı ve sel üstüne çıkan köpüğü aldı götürdü. Süs eşyası veya yararlanılacak bir şey elde etmek için eriştikleri şeylerden de böyle köpük olur. İşte Allah hak ile batıla böyle misal getirir. Köpüğe gelince sönüp gider.[14]

dedi.

Köpükten bahsediyor.  Esas eriyikten söz ediyor. Köpüğün zayi olup gideceğini, ama ötekinin kalıp insana fayda vereceğini söylüyor. Bununla ne anlatmak istiyor. Tabi ki öğreneceğiz.

İNSANIN MADENİ

مَاذَا أَرادَ اللَّهُ بِهذا مَثَلاً deyip geçersen işte o zaman müşrikin yaptığı gibi yaparsın. Bu sineğin ne işi var burada ya? Bu kimyevi şeyden, köpükten niye bahsediyor. Bu bakırın işi neymiş, tuncun işi neymiş? Seni anlatıyor. Senin içinde demir yok mu, elmas yok mu? Bütün madenler senin içinde fazlasıyla var ama onlar öz halinde bulunuyor. Bak demir vitamini diyor. Bunda demir eksikliği var diyor. Zamanında size söylemiştim adamın biri altın suyu içiyor. En güzel içecekmiş biliyor musun? Bize çok tuhaf gelir ama çok pahalı olduğu için adam altın suyu içiyor. Yani korkacak bir şey yok. Biz zannederiz ki bize zarar verir. Hayır, zaten içimizde onlar var.

النَّاس كَالْمَعَادِنِ

İnsanlar madenler gibidir.”

İşte bunları biz tasvir edeceğiz. Allah’ımız bunları boşuna misal vermiyor.   Eğitimciler, vaizler, müftüler, hocalar işi gücü ne bu adamların? Birinci derecede halkla ilişkilerinde, iletişimde bu insanlar sorumludur. Çıkmış adam şiir okuyor.

وَما عَلَّمْناهُ الشِّعْرَ

¶        “Şüphesiz ki biz O’na şiir öğretmedik.”[15]

Yı unuttun mu sen beyefendi? Sen hangi makamı temsil ediyorsun. “Biz ona şiir öğretmedik” diyor a şair bozuntusu.

وَما يَنْبَغِي لَهُ

¶        “O’na gerekmezdi de....”[16]

Ona gerekmez de, onun şiire ihtiyacı yoktur. Sen kimi temsil ediyorsun? Temsil ettiğinin hakkını vereceksin. Yoksa yabani olursun. Bozuntu olursun, bozucu olursun. Kendin bozulmuşsun çevreni de bozarsın. İlim ehli attığı adama dikkat edecek. Neyi temsil ediyorsun? Onun bir izzeti var, onun izzetine dokundurtmayacaksın. Onun şanını ve şerefini taşıyamıyorsan o elbiseyi çıkaracaksın. Bu iş böyledir. Ben bu işin hakkını veremiyorum, zararım bari dokunmasın diyeceksin. Demek ki bunlar bize ruhumuzda özümüzde, manevi dünyamızda gerçek olanı biteni ki

إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِذاتِ الصُّدُورِ

¶        “Allah, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) bilir.”[17]

Allah bizim içimizde olanları, bitenleri aynen bizim maddeyi gördüğümüz gibi görür. Senin aklındaki düşünceleri aynen somutmuş gibi görür. Yüce Allah yaratmış olduğu bu hissi oluşumları bizim için bir tabloya yansıtıyor. Sanki bu hislerimizin bu görünmeyen duygularımızın bir madde olarak, somut varlıkta acaba oluşsa idi nasıl olurdu bu iş, işte onu anlatıyor. Cenab-ı Hakk’ın teşbihi edebiyat yönüyle teşbihtir, lafız yönüyle teşbihtir. Mana yönüyle değil. Mana yönüyle eğer madde olsaydı aynen işte öyle olacaktı. Kıyamet gününde, haşir gününde insanların karakterleri yönünde dirilecekleri, görülecekleri de kitaplarımızda yazılıdır. O günde hangi kategoride yer alacağı da şimdiden belirlemiş oluyor. Mutlaka bu tip bir yaban eşeği şeklinde dirileceği kesindir. Yani o yaban eşeği değil ama yaptığı o şekildeydi, uyguladığı o şekildeydi.

BİNBİR TÜRLÜ MÜMİN

Sadece bir hayvan şeklinde mi? Hayır, bazı yönlerden domuz gibidir. Bir yaban eşeği şeklinde görünür bir süre sonra değişir. Bakarsın kılıktan kılığa değişir. Mümin de öyledir. Nurdan nura gark olur.  Güzellikten güzelliğe, bin bir türlü, sonsuz bir güzellik içinde bir öyle görünür, bir böyle görünür. Cennetin sekiz tane kapısı, her kapısında aynı adam görünür. Hepsinden işi vardır adamın onun içindir. Hep ayrı kapıdan girer, hepsinden girer. Orada çoğalır, mesele değildir. Buradaki gibi kesat değildir orası, bereketli âlemdir. Orda bir tane değil ki bin tane olursun. Bin bir tane olursun ve daha ötesi kesretten kinaye çoğalırsın. Milyonlarca insanın aynı anda yanında misafir olursun,  hepsine konuk olursun.

Bunun kısmi olan yanları bu dünyada bile velayet erbabında tecelli etmiştir, olmuştur bunlar. فعولة bu  القسورة kelimesi فعولة veznindedir. من القسر Kasrden gelmiş فعولة (fa’veletün)veznindedir. القسر Kasrin anlamı; قسر- يقسر - قَسْرًا kelimesi قهر anlamında bir kelimedir. وهو القهر والغلبة Kahır ve galebe demektir. أَكْرَهَ anlamına da gelir. Tiksindirmek anlamına da gelir. Tiksintiden dolayı da denebilir. Mesela فَرَّتْ مِن قَسْوَرَةٍ O iğrenç yaratıklar dinden diyanetten iğreniyorlar. Hani geçen bir dersimizde demiştim deliler akıllılara deli diyorlardı. İşte bu iğrenç yaratık güzelim şeylere iğrenç gözüyle bakıyor. Kendini orada görüyor. Hani diyoruz ya nurani şeyler o kesif şeyleri, yoğun şeyleri, zulmani şeyleri görsel hâle getirirler. Adamlar bazı görünmeyen şeyleri boya vererek görünür hâle getiriyorlar. Bazen içimizi görmek için ilaç veriyorlar ya, onu yoğunlaştırıyor ve böylece tespit ediyorlar. Bu görme metotlarından birisidir.  Nurani şeyi kesifleşmediği, yoğunlaşmadığı sürece göremezsin. İşte melek genelde böyle geliyor. Çünkü melek olarak görmemiz mümkün değil. Bu nedenle yoğunlaşıyor, kesifleşiyor. Biz kesif ve yoğun bir yaratığız. Biz ağırlığı olan, yer kaplayan varlıklarız.  İşte nurani şeyler bu kesif olan yoğun şeyleri ki bunların içinde en çok ağırlık yapan şeyler günahlardır. Yeryüzünün en çok başına dert olan şeyler günahlardır. Günahlar çoğaldıkça yeryüzünün ağırlıkları artmaktadır, çatlakları çoğalmaktadır. Taşıma konusunda ıkıl ıkıl ötmektedir. Taşıyamaz konuma gelince artık bitecektir. Çatır çatır yarılıp çöküp gidecektir. Demek ki kıyametin kopmasının bir nedeni de artık çekemiyor olmasıdır. Tabi ki bunu yaratan bu kapasiteyi veren Allah dileseydi hiç tınmazdı, bir şey olmazdı.  Ama o yıkımı ona göre planlamıştır.  Sebep kendisini göstermeyecektir. Negatif olan da hiç bir zaman üzerine almaz. Ben yaptım var mı bir diyeceğin demez. Diyebilir Tanrıdır ama hatim ismi buna engel olur. “Hatim” ismi bunun hikmeti nedir?  Hemen devreye girer ve tabiri caizse hemen bir kulp bulur. Sebep olur.

جَزاءً بِما كانُوا يَعْمَلُونَ

¶        “Yapmakta olduklarına karşılık olarak…”[18]

Yaptığınız kötü şeyler sebebiyle böyle oldu der.

Gördünüz mü?

ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ

¶        “İnsanların kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır.”[19]

Ben istedim öyle oldu demiyor. Ama bir yerde de

قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ

¶        “Deki hepsi Allah’tandır.[20]

 

خَيره وشره من الله تَعَالَى

 

MECAZ DÜNYA

Bu hakikat yönüyledir ve biz hakikat âleminde yaşamıyoruz. Biz mecaz âleminde yaşıyoruz. Öyleyse mecaz perde ister. Mecazın kendisi perdedir. Mecaz ise bir şey söylendiği zaman o perdeyi açmadıkça arkasındaki gerçeği göremezsin. Dünyanın kendisi de bir mecazdır. Ahiret hakikattir. Dünyayı yıkmadıkça arkasındaki gerçeği göremezsiniz. İşte ölüm perde aralamaktır. Oraya geçiyorsunuz.  Hakikat âlemine artık ondan sonra mecazın lafı olmaz. Her gördüğün gerçektir. Ama şimdi her gördüğün gördüğün gibi değildir. Her gördüğün yok mu? Vardır, hayal değildir. İşte bu incelikleri ölçüp biçemeyenler ne diyeceğiz biz buna yok ya demişlerdir. Böyle bir şeyin aslı yok. Bize öyle görünüyor. Allah’tan başka varlık yok.  Kimisi de bunların hepsi gerçek Allah diye bir şey yok diyen de var. İkisi de yanlıştır. Bu ikisinin ortasını bulacaksın. Gördüğün bir gerçek ama varlık olarak bir gerçek

حقائق الْأَشْيَاء ثَابِتَة

Ama bu bir mesajdır. Esas bizim daimi olan, gerçek olan o görüntünün içindedir, arkasındadır.  O bir ambalajdır. O bir surettir. Esas olan manadır. O nedir? İşte mesele odur ve bunun için ilim lazımdır. İlim mecaz olan dünyayı deşifre eden bir sırrın adıdır. İlimsiz bu sırrı çözemezsin. Ve ilimle bu mecazdan hakikate geçersin. Edebiyatta bir şiir, edebi sanatlar yapmış adam uygulamıştır.  Şimdi sen o edebiyat ilmini bilmezsen o şiiri çözebilir misin? Mümkün değildir. Teşbihini, istişaresini, bunun türlerini bilmezsen mümkün değil, çözemezsin.

وهو القهر والغلبة anlamına gelir demiştik. İkrah ettirme anlamına da gelen bir kelime bu demiştik. Ve onu o anlamda verdik. Tiksinti anlamını da söyledik.

وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيانَ

¶        “Fakat Allah, inkârı, fâsıklığı ve İslâm’ın emirlerine karşı çıkmayı da çirkin göstermiştir .”[21]

Bu ayet müminler hakkındadır. Allah sizin kalbinize küfre, isyana, fıska karşı ikrah verdi. Bunlardan tiksinti verdi Ey Kullarım diyor.  Allah size bunu verdi. Bunun için mümin bu gibi şeylerden bir şekilde günaha düşse bile tiksintisi olduğundan hemen iğrenir. Nadim olur. Nedamet buradan gelir. Pişman olur. Ben bu pisliğe niye düştüm. Eyvah batırdım oramı buramı der. Akıllı adam nasıl üstüne başına bir leke isabet ettiği zaman hemen bunu temizleme yönüne, yoluna gider. Öyle yağlı, isli, paslı dolaşmaz. Hemen bu kabilden

وَالَّذِينَ إِذا فَعَلُوا فاحِشَةً أَوْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ ذَكَرُوا اللَّهَ

¶        “Yine onlar çirkin bir iş yaptıkları veya nefislerine zulmettikleri zaman Allah’ı hatırlayıp günahlarının bağışlanmasını isteyenler ki…[22]

Hemen zikrullaha koşar. ذَكَرُوا اللَّهَ ‘ın anlamı سعى الى ذكر الله demektir. Çünkü ayette böyle geçiyor.

فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ

¶        “Hemen Allah’ın zikrine koşun...”[23]

O adam zikrullaha koşar.

فَاسْتَغْفَرُوا لِذُنُوبِهِمْ وَمَنْ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا اللَّهُ وَلَمْ يُصِرُّوا يقيموا عَلى ما فَعَلُوا وَهُمْ يَعْلَمُونَ

¶        “günahlarının bağışlanmasını isteyenler ki -Allah’tan başka günahları kim bağışlar-ve bile bile işledikleri günah üzerinde ısrar etmeyenlerdir.”[24]

Ondan sonra yunmuş yıkanmış olur.

لِذُنُوبِهِمْ وَمَنْ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا اللَّهُ وَلَمْ يُصِرُّوا يقيموا عَلى ما فَعَلُوا وَهُمْ يَعْلَمُونَ

Böylece tertemiz olur biter. İşte bu ikrahı Yüce Allah bir rahmet olarak bize beyan ediyor. Ama kâfirde bu böyle çalışmaz. Tam tersine İblis tersine bir oluşumu ona aşılamıştır. Nasıl tersi efendim. Şeytan dedin mi ters yaratık aklına gelecek. Allah’ın dediğinin tersini sen bir diyorsun, Allah bir diyor.

إِلهُكُمْ إِلهٌ واحِدٌ

¶        “Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır.”[25]

O diyor ki hayır üçtür, beştir, namütenahidir. Tersini söyler. Senin güzel dediğine o hayır çirkindir der. İşte böyledir. Şeytan budur. Doğruyu eğri zıddı olarak söyler. Zıt yaratıktır. Burada kaçması gerekenden değil de mesela İblis’ten, şeytandan, nefsi hevadan kaçması gerekirken ondan kaçmıyor da bir nebiden kaçıyor. Allah’ın emir kulundan kaçıyor. Bir veliden, bir âlimden kaçıyor. Olacak şey mi bu? İşte bu ters yönde mekanizmanın çalışmasıdır. Yani burada Allah

وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ

O küfrü sever.

حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمَانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ

Bakın Allah, imanı size sevdirdi. O tam tersineكَرَّهَ anlamında şey yapacaktır. Onda imandan ikrah vardır. Kur’an’dan ikrah vardır. İşte ikrahın bir anlamı da budur. Müfessir bu meyanda pek üzerinde durmamış ama kelime anlamından alarak ben bunu böyle anlatıyorum. Ki bunu ayetlerle de ilişkilendiriyorum.  Güzel şeydir.Yani yerini bulup bağlayabilmek, anlatabilmek güzel bir şeydir. Şu halde mümin formunda mıyım değil miyim? Benim imanım acaba formunda mı değil mi?

Hucurat Suresindeki beyana bakalım:

وَلَكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمَانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ

¶        “Fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu gönüllerinize güzel göstermiştir. İnkârı, fâsıklığı ve İslâm’ın emirlerine karşı çıkmayı da çirkin göstermiştir[26]

 

İMANIN İKİ POZİSYONU

İmanın iki pozisyonu vardır. Bir tarafa buyur diyor, bir tarafa dur diyor, kapıyı kapatıyor. Bir tarafa gülüyor, bir tarafa kaşını çatıyor. Hani

أَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَماءُ بَيْنَهُمْ gibi

¶        “Onunla beraber olanlar inkârcılara karşı çetin, birbirlerine karşı da merhametlidirler.”[27]

Kalbin bu iki ana yüzü bir tarafta temiz bir tarafta habis yönü var. Zaten fizik olarak da öyledir. Bir tarafında temiz kan var. Bir tarafında kirli kan var. Sen bu surede beyan edilen ölçülerde kalbin tepki veriyor mu? Veya ilgi nasıl, tepki nasıl? Bu meyanda mı senin kalbin? Yoksa hoşgörü ve netice itibariyle boş verici zümresinden misin? Her şeyi hoş görenlerden misin? Hoşt demeyenlerden misin? Mümini hoş gör. Kâfiri boş ver. Ona bir anlam verme. Onun bir anlamı yoktur, o sıfırdır. Şimdi tersini yapıyorlar. Mümin kardeşine kızıyor, öfkeleniyor. Gâvura buyurun buyurun sırıtıyor. Bu yanlış bir açılımdır. Bozuk bir mekanizmadır. Kalbin ifsat olduğunu gösteriyor. Bu kalp doğru çalışmıyor.

Kahır ve galebeyi yani hâkimiyeti sevmezler. Bu kelime galebe anlamına da geliyor. Bu yabaniler, galebeyi yani insanların kendilerine hâkim olmasını, onlar tarafından mahkûmiyeti sevmez. Yabaniler zabtu rabt altına alınmaktan hoşlanmazlar. O hâlde galebeden, hâkimiyetten kaçan, yularsız düzensiz, kendi

أَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ

¶        “Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilâh edineni gördün mü?.”[28]

Hevası boyunca suyunca hareket edip biz kanun nizam istemeyiz derler. Onun için bu galebeden dolayı kaçan yabanilerdir. O halde bu güzelim hâkimiyetten, zabtu rabt altına girmekten, kanun nizam altına girmekten kaçanların işte bu güruha benzedikleri ifade edilmektedir. O hâlde mümin ilahi nizama yanaşık düzene geçer. Yani nizamı görünce yanaşık düzeni oluşturur. Yanaşık düzeni askerler daha iyi bilir. Askere gitmeyenler bu tabiri pek bilmezler. Yanaşın birbirinize, sıkış olun, saf kurun cinsindendir. Müminler hemen böyle hizaya girerler. Bu konuda koyun gibidirler, itaatkârdırlar. Koyun munis hayvandır.  Müminin bu yönü, itaatkâr yönü koyuna benzetilmiştir. Bundan hoşlanmazlar. O hâlde kanun nizam bilmeyenler de işte bu yaban eşeklerine benzerler. Bunlar medeni değildirler. Medeni hayattan hoşlanmazlar. Orman hayatından hoşlanırlar. Buda sosyolojik bir açılımı ilgilendiriyor. Dünyada ne kadar dağ başında yaşayan tipler varsa, oraları seçenler varsa, mağaralarda yaşayanlar, medeni hayatın dışında, vuran, kıran, leş yiyen varsa işte bu güruhtandır. Ve Allah bu güruhu kınamaktadır.   شبهوا bu güruh benzetildiler Kur’an’dan kaçan bu ehli nar sonunda cehennem içinde hayatları noktalanacak olan bu asi güruh, yukarıda verilen sıfatları işlemiş ve neticede cehenneme girmiş güruh benzetildi. في إعراضهم عن القرآن Kur’an’a karşı i’razları konusunda, kaçışları konusunda, arkalarını çevirme, ilgisiz, lakayt olmaları  konusunda ve واستماع الذكر zikri, öğüdü dinleme konusundaki  uzak duruşları, ilgisiz lakayt olmaları ve önemsememeleri ve kaçışları bu konularda adamlar benzetildi. بحمر Eşeklere benzetildi. جدت acele eden في نفارها Ürkeklikleri konusunda. O ürkeklikleri konusunda acele hemen böyle yapıları budur.

ÜRKEK YAŞAYANLAR

Hayvanlar böyle devamlı tetiktedirler. Duruşlarına hiç baktınız mı bilmiyorum ben izlerim, duruşları böyledir. Çok ürkek bir yaratıktır. Devamlı gelecek sesleri, görüntüleri kolaçan ederler, dinlerler. Kulakları hep ordadır. Aman birisi gelip bizi yakalamasın diye. Sanki o hayat çok güzelmiş gibi her an izleyin sürekli tehlike halindeler, risk altındalar. Öyle yaşanır mı? Diken üzerinde yaşıyorlar. İşte kâfirin hayatı budur.  Kâfir devamlı beni bir melek mi avlayacak, bir Peygamber mi, bir mana eri mi gelecek bir yerden bana dokunacak. Aman dokunmasın.  Maneviyattan böyle kaçar. Hiç adını andırtmaz, konuşturtmaz.  Kendisi yanaşmadığı gibi böyle şeyleri hiç dinlemez. Ne kadar acı bir durum değil mi? Allah korusun.  بَلْ Bilakis  يُرِيدُ İstemektedir, murat etmektedir.  كُلُّ امرىء insanlardan her biri, fertlerden, efrattan her biri her şahıs مّنْهُمْ onlardan her biri istemektedir. Onlardan o vahşi sıfatlı yaratıklardan, munis olmayan yaratıklardan  أَن يؤتى صُحُفاً مُّنَشَّرَةً kendilerine açılmış bir kitap verilmesini isterler. Onlardan her birisi kendisine sayfaları açılmış bir kitap isterler. قراطيس Sayfalar, yapraklar تنشر Açılan ve وتقرأ okunan. Onlardan her birisi okunabilecek, açık seçik sayfalar isterler. Bu ne anlama gelir? Sebeb-i nüzulü ile ilgili açıklamalar verilince âyet-i celile daha iyi anlaşılacaktır. وذلك Bu beyanın anlamı şudur. أنهم قالوا لرسول الله صلى الله عليه وسلم Onlar, o güruh  Peygamberi Zişan’a şöyle demişlerdi. لن نتبعك Biz sana asla ve asla tabi olmayacağız. Seni izlemeyeceğiz. حتى تأتي Sen getirmediğin sürece  كل واحد منا Bizden her birisine  بكتب من السماء Gökten, semadan hepimize ayrı ayrı özel bir kitap getirmediğin sürece sana tabi olmayacağız. Buna ipe un sermek denir. Bu olmayacak bir istektir. Yani aslında böyle olsa, mümkün olsa bile gene inanmayacak ama bu Peygamberi bir şekilde değişik yollarla oyalama taktiğidir. Onu bir şekilde makaraya sarma, onunla istihza etmek anlamına gelen bir şeydir. عنوانها Onun adresi şöyle olması lazım.  O kitabın bir de adresi olacak diyorlar. من رب العالمين إلى فلان بن فلان Falan oğlu filana âlemlerin Rabbin’den gönderilmiştir diye üzerinde tescilli adres olması lazım ki ben bileyim. Bunun için mesela İslam’ın sapık mezhepleri vardır. Bunların içerisinde derler ki “La edriyyun” tipindendirler. Yani bilmiyoruz bir kitap var ama meydanda, bu kitap kime gelmiştir, kimden gelmiştir belli değil derler. Mesela Allah diyor ama kim o Allah. Muhammed diyor ama o Muhammed kim? Dolu Muhammed var diyorlar. Bunlar İslam mezheplerindendir. Bu sapıkların içindendir.  Var bir şey ama bu kim? Şurada şunu diyor ama bu kim? Bunların hepsi” la edri” bilmiyoruz kimi kastettiğini diyorlar.  Bunlar da o tiptendir.  Nereden bilelim? Bu Muhammed’in sen olduğunu nereden bilelim? Muhammed bin Abdillah deseydi anlardık. O olsaydı bu seferde ilerisini isterdi. Senin künyenin tamamen Âdem babamıza kadar bir adresi olması lazım derlerdi. Bitmez tükenmez bir bulmacadır. نؤمر فيها O sayfalar içerisinde bizim emrolunmamız gerekirdi. باتباعك Sana uymakla. Yani diyecekti ki ey filan Muhammed bin Abdillah’a uyacaksın diye bir de içinde ayrıntı olması lazım. Bana gelecek ve orada bana böyle bir emir verecek. İşte o zaman sana uyardık diyor. Böyle bir şey yok.

ونحوه Mesela bunun örneği  قوله onun bir benzeri bu türdeki isteğin bir benzeri Allah’ın şu beyanında da vardır. Veya işte buradaki arzu ve isteğin âyete yansıyan yanı şöyledir: لَن نُّؤْمِنَ لِرُقِيّكَ Senin miraca çıktığına asla inanmayacağız. حَتَّى تُنَزّلَ عَلَيْنَا كِتَابًا نَّقْرَؤُهُ Bizim kendi okuyacağımız  özel bir kitabı bizim üzerimize indirmediğin sürece. Buradaki تَرْقى ile Peygamberin yükselmesini; miracı kastediyorlarmış. İsra suresi 93. Ayettir.

وَقالُوا لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتَّى تَفْجُرَ لَنا مِنَ الْأَرْضِ يَنْبُوعاً (90) أَوْ تَكُونَ لَكَ جَنَّةٌ مِنْ نَخِيلٍ وَعِنَبٍ فَتُفَجِّرَ الْأَنْهارَ خِلالَها تَفْجِيراً (91) أَوْ تُسْقِطَ السَّماءَ كَما زَعَمْتَ عَلَيْنا كِسَفاً أَوْ تَأْتِيَ بِاللَّهِ وَالْمَلائِكَةِ قَبِيلاً (92) أَوْ يَكُونَ لَكَ بَيْتٌ مِنْ زُخْرُفٍ أَوْ تَرْقى فِي السَّماءِ وَلَنْ نُؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتَّى تُنَزِّلَ عَلَيْنا كِتاباً نَقْرَؤُهُ قُلْ سُبْحانَ رَبِّي هَلْ كُنْتُ إِلاَّ بَشَراً رَسُولاً

 

¶        “Dediler ki: Yerden bize bir pınar fışkırtmadıkça yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçe olup aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmadıkça yahut iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmedikçe yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmedikçe yahut altından bir evin olmadıkça sana asla inanmayacağız. Bize gökten okuyacağımız bir kitap indirmedikçe göğe çıktığına da inanacak değiliz.”[29]

İşte bu ayet bunların buradaki arzu ve isteklerinin yer aldığı bir ayettir. Bu bir benzeridir. Adamların istekleri çok da onlardan birisi de işi inanmamak için yokuşa sürme anlamında bir takım batıl istekler. Olacak şey değil.  Tabi ki bunlara eğer biz onlara indirseydik diye cevapları da vardır. Kur’an’ın içinde çoktur.

وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَابًا فِي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْ لَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ.

¶        “Ey Muhammed! Eğer sana kâğıda yazılı bir kitap indirseydik onlar da elleriyle ona dokunsalardı yine o inkâr edenler bu apaçık büyüden başka bir şey değildir diyeceklerdi.”[30]

Elleriyle dokunsalardı o kitaba yine de iman etmezlerdi. Var bunlar, hepsini şimdi bir anda dile getiremiyorum. Hepsinin, bu arzuların, sapık isteklerin Kur’an’da cevabı verilmiştir. İşte bu dediğim ayette

فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْ لَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ

 

وقيل Şöyle de bu âyet hakkında söylenti vardır. Yani âyetin nüzulüne sebep olarak şöyle de denmiştir. قالوا bu bahtsız berbat adamlar, bu güruh dediler ki: إن كان محمد صادقاً Eğer Muhammed gerçek ise; gerçekten resul ise, Allah’tan gönderilmiş birisi ise, o konuda doğru ise demek istiyorlar. فليصبح عند رأس كل رجل Her sabah bir adamın yanında olsun.  منا Bizden فليصبح ismi merfudur. صحيفة ismi oluyor. Her sabah bir sayfa olsun. فيها o sayfanın içinde de olsun. براءته cehennemden azat edildiğine dair beraatı olsun. وأمنه güvencesi olsun. من النار ateşten. Sen azat oldun, sen ateşten güvencedesin gibi içinde de böyle bir pusula olsun. Her sabah yatağımızın ucunda bu sayfa olsun diyorlar. Böyle de istekleri olmuştur. Bu haftaki dersimizi burada noktalıyoruz. 53. Âyeti de inşallah önümüzdeki derste tamamlamaya çalışırız.
 
 

[1] Necm53/42

[2] Rahman55/26

[3] Ğafir 40/16

[4] Ğafir 40/16

5Tekvir81/10

[6] Maide5/116

[7] İnfitar82/19

[8] Şuara26/87

[9] Vakıa56/6

[10] Yusuf12/87

[11] İbn Mâce, Şefaat,hadis no:4323

[12] Tevbe9/119

[13] Bakara2/259

[14] Rad13/17

[15] Yasin36/69

[16] Yasin36/69

[17] Al-i İmran3/119

[18] Secde32/17

[19] Rum/41

[20] Nisa4/78

[21] Hucurat49/7

[22] Al-i İmran3/135

[23] Cuma62/9

[24] Al-i İmran3/135

[25] Nahl16/22

[26] Hucurat49/7

[27] Fetih48/29

[28] Furkan25/43

[29] İsra17/91,92,93

[30] Enam6/7

Paylaş...

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to Twitter

Fotoğraf Albümü

  • Kategori: Anma Haftası 2014
  • Kategori: Mehmed Feyzi Efendi
  • Kategori: Hatim Duası
  • Kategori: Konferans

          gulhan_37