FEYİZLER

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Enes TEMEL

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır

e-Posta Yazdır PDF

GİRİŞ

  

            Biz yokken var eden, varlığından haberdâr eden ezelî hikmet sahibi Allah (c.c.); bütün hamdlerin gerçek sahibidir. O’na hamdediyoruz zîrâ varlık alemi O’nun bildirmesiyle bildi, O’nun resûlü Hz. Muhammed (s.a.v)’e de salât-ü selâm getiriyoruz zîrâ varlık âlemi O’nunla (s.a.v) şereflendi.

 

         Çalışmamızda incelemeye gayret ettiğimiz son devir İslâm âlimlerinden Elmalılı M. Hamdi YAZIR, kimi konulardaki düşünceleri eleştirilse de ilimdeki otoritesini yaşadığı asrın halkına ve aydınlarına kabul ettirmiş, hatta kabul ettirmekle de kalmamış onlara kimi konularda onlara yol gösterici fikirler sunmuştur.

 

Burada geniş ilmî birikimine ve aydın ufkuna genel olarak değindiğimiz Elmalılı’nın diğer ilimlerdeki salâhiyetine delâlet eden örnekleri ve fikirlerini kısaca sunduk. Bununla birlikte kelâmi görüşlerini başlıklar halinde açıkladıktan sonra dinde yenilenme (tecdîd) ile ilgili görüş, öneri ve çözüm yollarını açıklamaya çalıştık.

 

 

Başarı ve hidâyet Allah’tandır…

 ELMALILI MUHAMMED HAMDİ YAZIR

( 1878 – 1942 )

 Hayatı :

 Antalya’nın Elmalı ilçesinde doğdu. Aslen Burdur’un Gölhisar ilçesine bağlı Yazır köyünden olan babası Nûman efendi Elmalı Şer’iyye mahkemesinde Başkatipti. İlk, orta ve hafızlık eğitimini Elmalı’da tamamladı. Ardından İstanbul’daki Küçük Ayasofya medresesine yerleşti. Tahsîli esnasında Bakkal Ârif efendi ve Sâmi efendi’den hat derslerine devam ederek icâzet aldı. Mekteb-i Nüvvâb’ı birincilikle bitirdi. Kendi gayretleriyle edebiyat, felsefe ve mûsikî öğrendi. Mektebe-i Nüvvâb ve Mektebe-i Kudât’ta fıkıh, Medresetü’l- mütehassisîn’de usûl-i fıkıh, Süleymâniye Medresesinde Mantık, Mülkiye Mektebinde vakıf hukuku dersleri okuttu. 1915-1917 yılları arasında huzur derslerine muhatap olarak katıldı. 1918’de Şeyhü’l-İslamlık bünyesinde bulunan Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiyye âzâlığına, ardından da bu müessenin reisliğine getirildi. İstiklâl Mahkemeleri tarafından îdâma mahkum edilmiş, 40 gün tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakılmıştır. Bunda sonra eser te’lifine yoğunlaşıp namaz haricinde evinden dışarı çıkmamıştır. 27 Mayıs 1942’de uzun müddet devam eden kalp yetmezliğinden vefât eden M. Hamdi YAZIR,  Sahray-ı Cedîd mezarlığına defnedildi.[1]

 

İlmî Şahsiyeti :

 

            İslâmî ilimlere olan derin vukûfiyetinin yanında felsefe ve pozitif bilimlerle de ilgilenmiş ve hatta sadece ilgilenmekle kalmamış sağlam bir anlayış sahibi olacak yetkinliğe erişmiştir. Nitekim dînî bir takım endişelerle pozitif bilimlerin engellenmemesini savunmuştur.[2]

           

            Elmalı’ya esas şöhret kazandıran eseri Hak Dînî Kur’ân Dili adlı meşhur tefsîridir. Ona göre Kur’ân hiçbir dile tercüme edilemez. Onun muhtevasındaki manaları anlamak çok zor olmakla birlikte tefsir edebilmek için;

·      kelimelerin gerçek anlamlarını belirlemek,

·      lafız ve mânâ açısından aralarında ilişki bulunan kelimelerle bağlantı kurmak

·      lafızların yer aldığı metnin genel çerçevesi içerisinde değerlendirmek

·      neticede kastedilen asıl mânâ ile tâlî mânâları birbirinden ayırt etmek gerekir.

 

Elmalılı’ya göre Tefsir’de eski-yeni ilmî teorilerin hepsi yanlış veya doğru kabul edilmemeli ve tefsîr, belli ilmî ve felsefî görüşlerin sınırlarına çekilerek fikirleri ve vicdanları daraltmamalıdır.

Genel olarak tefsîrinde hem dirayet ve hem rivayet tefsirlerinden yararlanmıştır. Bunlar ; Taberî, Zemahşerî, Râgıp el-Isfahânî, Fahreddin Râzî, Ebû hayan Endülûsî ve Âlûsî’dir. Tasavvufî konularda İbnü’l-Arabî’nin kitaplarından alıntı yaparak kimi zaman eleştirmiş ve kimi zaman da tasvip etmiştir. Fikhî konularda ise genelde hanefî kaynaklarla yetinmiştir.

     Fıkıh ve usûl-i fıkh konusunda da derin vukûf sahibiydi. Kendi ifadesine göre ictihad ehliyetini hâiz bir âlimdi. Ona göre delillerini ve illetlerini anlamadan hükümleri ezberleyip nakletmek fıkıh bilmek demek değildir.                             

Müslümanlar sorunların çözümleri için bir mûcize beklememeli, bunları yetiştireceği alimlerin ictihadları ile halletmemelidirler. Müslümanların İslâmî olmayan kanunlara uymaları zor olduğu için ihtiyaç duyulan kânûnî düzenlemeler İslam hukuk felsefesine göre hazırlanmalıdır. Bunun için de uzmanlardan oluşan bir ilim heyeti oluşturulmalıdır. Bu heyet öncelikle Hanefi fıkhından başalyıp cem ve telif yapmalı, kanun yapılabilecek hükümler hangi mezhebe ait olursa olsun alınmalı, hiçbir mezhebte hükmü bulunmayan meselelerde kanunları batıdan almak yerine usûl-i fıkh çerçevesinde ictihadlar yapılmalıdır. Bu telfik olarak algılanmamalı, çünkü bu meselede iki mezhebe göre amel etme söz konusu değildir. Bu şekilde medeniyetlerin takdir edeceği kanunlar kanunlar hazırlamak mümkündür.

Seferîlik meselesinde tren gibi vasıtalarla üç günden az bir süre yolculuk seferî ruhsatı verilemeyeceğini, çünkü yolculuk için kullanılan nakil vasıtasının kendi yolu ve kendi hızı nazarı itibara alınır. Yolculuk süresi ise asgari üç gündür.iki gün yaya yolculuk yapan kimseye sefer ruhsatı verilemezken bir gün hatta yarım gün yolculuk yapan tren yolcusuna sefer ruhsatı tanımak şeriate aykırıdır ve dolayısıyla günahtır.

Elmalılı tasavvufla da ilgilenmiştir. Vahdet-i vücûd konusunda eleştirdiği İbnü’l Arabî’den yer yer iktibaslar yapması ve zaman zaman sûfîce bir dil kullanması tasavvufî temâyülünün işaretlerinden sayılabilir. Şâbâniyye tarikatına mensup olduğu da söylenmektedir. 

Mantıkla da ilgilenen Elmalılı, İstincâî ve istikrâî mantık isimli bir kitabı tercüme etmiştir.

Kelam konusunda müstakil bir kitap yazmamasına rağmen tefsîrinde kelâmî problemlere büyük bir yer ayırmıştır.

 

Kelâmî Görüşleri :

 

1.      Bilgi Problemi : Akıl soyut tefekkürle değil, realiteden aldığı malzemeye dayanarak düşünür ve duyuların ötesinde bulunan bazı gerçekleri algılar. Aklın gerçeği bulmasına engel  olan yegane unsur duygudur. En büyük aklî imkansızlık alâmeti çelişkidir.

2.      Ulûhiyyet  :  Allah’ın varlığını kabul etmeden âlemi mevcudiyetine rasyonel bir açıklama getirmek imkansızdır. Materyalizmin âleme bakışı bütünüyle irrasyonel bir yaklaşımdır ve tamamen felsefî bir çıkmazdır.Allah’ın varlığına ilişkin bilgi her insanda doğuştan vardır. Bu bilgi benlik şuuruyla insanda gerçekleşen, fakat açıkça fakat hissedilmesi dikkat etmeye veya uyarılmaya bağlı olan gizli bir bilgidir.

3.      Nübüvvet  : Nübüvvet’in aklî temellere bağlı olacağını, onun yüksek derecede gerçekleşen rûhî bir hâdise olduğunu ve farklı rûhî özelliklere sahip olmaları bakımından hayvanlardan ayrılan insanların zeka ve akıl yürütme gibi noktalar-da farklı yetenekleri bulunduğu bir gerçektir.

4.      Âhiret  :  Âhirete ait inançlar tarîhî olaylar gibi nakille bilinir. Bunlar akıl dışı değil akıl üstü olmakla birlikte imkân dâhilindedir. Allah’ın uyuyan insanları her sabah diriltmesi, yıpranıp ölen hücreleri ve her gece kesintiye uğrayan idrakleri iâde-i emsâl sistemi içinde yenileyerek aynı hayatı devam ettirmesi ölümden sonra dirilişi fiilen gösterdiği gibi ruhun sürekliliğini de ispat eder.

 

Üç dört yıl aralıksız felsefe ile uğraşan Elmalılı, çeşitli felsefî sistemleri eleştirerek felsefede yetkin bir âlim olduğunu göstermiştir. Fransız felsefe tarihçisi Paul JANET’in Historie de la philosophie [3]adlı eserini tercüme etmiştir. [4]

    

Bu kitabında Elmalılı; ilmî birikim konusunda ümmetin Hz. Peygamber’i (s.a.v.) örnek almaları gerektiğini söylemektedir. [5]Öncekilerin  ve sonrakilerin ilmi bana verildi’ Hadîs-i Şerîfinde de ifade edildiği gibi Hz. Peygamber öncekilerin ve sonrakilerin ilmine hakimdi. Onun ümmetinin de aynı konumda olması lazım ki diğer ümmetler için örnek olacak bir yetkinliğe ulaşsın. Bugünkü ümmet öncekilerin ilmini kaybetmiş, son dönem ilimlerinde de pek çok açıdan eksik kalmıştır. Bu sebeple İslâm’ın gücünden yararlanamamıştır.

 

Böylece ilmi noksanlığı yüzünden, Allah korusun, Batı milletlerini tamamen örnek edinme tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Batı dünyası bizim dini ve Kur'ânî ilimlerimize varıncaya kadar en mühim kitaplarımızı tercüme ederek bilgilerimize bilgi katarken, İslam'ın esaslarını değiştirecek sonuçlar çıkarmaya çalışırken bize neden onların ilmî zenginliklerinden yoksun kalalım. Bu yoksunluktan kurtulmak için niye onlara benzemeye yönelelim. Kur'ân'ı tercüme edip O'na karşı silahlanan Batılılar müslüman olmuyorlarsa onların felsefelerini okuyupanlayacak ve kendilerine karşı bununla donanacak olan müslüman niye batılı(Frenk) oluversin.[6]

 

Hicrî 14. ve 15. asırların müslümanlar için aydınlanma çağı olacağını savunmakta ve bunu da dile getirirken 'fertler çoğu kez 14-15 yaşlarında bülûğa ermeye, çocukluk çağından gençlik çağına atlamaktadırlar. Bunun gibi milletler de 14. ve 15. asırlarında başka bir aydınlanmaya ve başka bir hayata geçiş devresine girmektedirler.

Avrupa aydınlanması 14. mîlâdî asır içinde başlamıştı. İslâmın hicrî tarihinde de içinde bulunduğumuz aynı asırlarda büyük bir aydınlanmanın başladığını görülmektedir. bu aydınlanma akımı kendini toparlayamamış olduğundan gayet tehlikeli bir seyir takip etmektedir.

Müslümanalar ictimâî vicdanlarını kaybederse uzun  müddetçe felaket dalgaları içinde kıvranacak ve bir cemiyet sulbüne giremeyecektir. içtimâî vicdan kaybedilmezse İslamın yirminci asrı Avrupanın yirminci asrından çok daha mütekâmil bir seviyede olacaktır.Bu nedenle bizi Avrupalılaştırarak eritmeye çalışmak  bir sapıklıktır. Fakat Avrupayı bizim içimizde eritmeye ve bize benzetmeye çalışmak da bilakis büyük bir görevdir.[7]

 

Müslümanların şu anki geriliğinin sebebi ise dînî hassasiyetin azalması, aşk ve şevkin kaybolması ve inanç esaslarının bir donukluk kazanması yüzündendir. İnanç esaslarının da  bu ilmî ve amelî gelişmelerden yoksun kalması da dînî hassasiyete yeterince önem verilmemesinden ve inanca aşkı da katarakvicdânî bir neşe ile takip olunamamasından kaynaklanmaktadır.

 

 

 

Elmalılı’ya göre ilerlemenin esrarı 3 noktadan geçmektedir:

 

1-Bir taraftan aklîliği tamamen korunmuş olan Kelâmımızda, günümüz felsefesinde olduğu gibi bugünkü bilimlerin her birinitayin eden özel ilkeler arasındaki ilişkileri düzenlemek; böylece önce ilimlerimize içtimâî bir ahenk vermek;

2-İnsan haklarının kutsallığını esas kabul eden ve bu hakların icra organının elinde oyuncak olmamasına dikkat eden dînî hükümlerimizin ciddiyetini korumakla birlikte gelişmelerine gayret etmek.

3-Aynı zamanda edebiyat ve sosyal ilimlerimize bir hayat neşesi verecek dînî hassasiyetitakip etmektir. Biz her ne zaman bir feyz gördüysek, dînî hassasiyetin neşesinin cazibesinde gördük fakat bunu devam ettirecek birşey ortaya koyamadık.

 

İslâmî hassasiyet: Hakkın sevgisi, iyinin seçimi, ebedîlik zevki diye sınıflandırılabileceği gibi Allah sevgisi ve Allah korkusu ile birlikte en son ideal, en  yüce mefkûre olan Allah rızasına indirgenebilir.[8] (((recep kılıç, s.51-52)))

 

Dînî hassasiyetin zaman aşımı ile sönebileceğini nitekim susamış bir adamın suyu içerken ilk yudumda aldığı lezzetle son yudumda aldığı lezzet farklıdır. İlk neşesi gittikçe azalır, sonuna doğru duyulmaz olur. Yine yok yerden 1000 lira kazanmış bir adamla  10000 lira serveti olan daha sonra da 9000 lirasını kaybettikten sonra elinde 1000 lirası kalan iki kişinin duyguları aynı olmaz.  Görülüyorki bir şeyin alışkanlık haline gelmesi ile zaman aşımının hassasiyet üzerinde büyük tesiri vardır.

Nübüvvet devri uzaklaştıkça, gençlik heyecanı geçtikçe kalpler donuklaşır, devamlı hatırlatmalar, hassasiyeti heyecanlandırmaz hâle gelir. Bir bunalım hâli vâkî olur. Bu durumda gönüllerde bir yenilik eğilimi uyanır. Bu yenilenme esnasında eskiden kopmamak, başkalaşmamak gerekir.

 

Dinde Yenilenmenin Hadisle Temellendirilmesi :

 

 

اِعْلَمُوا اَنَّ اللّٰهَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ

 

 

 Bilin ki Allah, yeryüzünü ölümünden sonra diriltmektedir. Düşünesiniz diye gerçekten, size âyetleri açıkladık.[9]

 

Hadîd 17.ayet Bu ifade bir hadîs-i şerîf'te daha da aydınlığa kavuşmaktadır.

 

إِنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ لِهَذِهِ الْأُمَّةِ عَلَى رَأْسِ كُلِّ مِائَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا دِينَهَا

Cenâb-ı Allah şüphesiz her yüz sene başında yani her asırda bu ümmete dinini yenileyecek adam veya adamlar gönderecektir.’[10]

           

     Bu hadîs birtakım hususları içermektedir:

1- Hadisteki gönderme       ifadesi yenileyiciyi( müceddidi) ifade ediyor.

2-Dînî yenilenmenin (tecdîd) gerekliliğine ve bunun asır ile sınırlandırılmasına işaret ediliyor.

3-Îmâ yoluyla, ümmet her asrın başında yenilenmeye sevk ve bunu kabul etmeye teşvik ediliyor.

4-'Bu ümmet' ibaresi yenilenmede ümmetin kimliğinin korunması gerektiğine ve yenilenmenin başkalaşım değil, bu kimlik ve hüviyeti doğrulayıp devam ettirmesi lüzumunda kesin bir emir ifade etmektedir.

5- Dîni yenileyecek olanın belirli bir şahıs olacağına işaret vardır.

 

Dinde Yenilenme Nasıl Gerçekleşir :

 

Yenilenme, başkalaşım (tebeddül) ve tahrif (değiştirme) değildir. İslam’da en büyük düstur, vahdet düsturu olduğu için diğer prensipler bu vahdet düsturunun gelişmesi açısında etkili olacaktır. Yenilenmenin bütününde bu bakış açısı korunarak ümmetin kimliği muhafaza edilecektir. Bu şekilde her asırda meydana gelen fikrî ve maddî olaylar birer tecrübe bakış açısıyla incelenip, prensiplerin tatbik şekillerine bakılacaktır. Böylece bir taraftan tecrübî ve tümevarımsal (istikrâî), diğer taraftan aklî ve çıkarımsal (istintâcî) olmak üzere iki kademeli bir seyir ile birleşme ciheti bulunacaktır. Bu şekilde ümmetin hayatına şuurlu veya şuursuz olarak giren yeni olguların dînî ve hukukî yönden gerçek durumları sorgulanıp tesbit oluna-caktır. Helâk edici ârızalar olan bid’atlerle hayat veren sebeplerden dolayı yeni gelişmeler ayırt edilip birisi kaldırılacak, diğeri yerleştirilecektir. Nihayet akıllar ile duygular birleştirilerek vicdanlara yeni ihtiyaçları karşılayan yeni bir canlılık ve emniyet neşesi verilmesine özen gösterilecektir. Âyet ve hadis (nass) ile belirlenmiş ilkeler korunacak ve fakat teferruat ve tatbikat açısından yenilikler meydana gelecektir. Daha doğrusu benimseyeceğimiz yeniliklerin sınırının çizilmesi gibi vicdânî bir gelişme elde edilecektir. Bu metod ile ictimâî nefs, kopukluk ve dağılmaktan kurtulacaktır. [11]

 

Yenileyici’nin (müceddid) Görevleri:

 

 

Yenileyici’nin yapacağı şey birliği parçalamak, dağılmayı hızlandırmak, dinin asıl prensiplerini inkâr edip ikinci dereceden önemli prensipleri soyutlamak, soyutlamak, doğru yoldan sapmak, soyut tutkulara kapılarak ümmetin vicdânını yabancı vicdânlara benzetmek, ümmetin kimliğini ortadan kaldırarak bid’atlere yol açmak olmayacaktır. Yenilenme bize nefret değil muhabbet aşılayacaktır, korku değil emniyet getirecektir. Her asrın tarihini güzelce yazmak ve o tarihte dînî illet ve sebeplerin amelî değeri ve sosyal sonuçlarını araştırmak; bu şekilde geçmiş dönemin fezlekesini yapıp gelecek asrın ihtiyaçlarını belirlemek… İşte peygamberlerin vârisleri olan âlimlerin vazifeleri bunlardır.[12]

 

Dinde Yenilenmenin Kazandıracakları

 

Kelâm ve hikmet’in ilim, bilim ve aklî olan bütün disiplinlerle; fıkh’ın kanun koymalar ve sosyoloji ile; hadîs ve tefsîr’in ahlak, edebiyat, dînî ve insânî bütün disiplinlerle  ilişkileri kuvvetlendirip artırılır. Bir yönden hukukî doğru ve yanlışın, diğer yönden de ahlâkî iyi ve kötünün ölçütleri açıklanır ve genelleştirilir. Yaşamakta olduğu andan ümidsiz olan gönüller gelecek için sonsuz bir aşk bahşedecek ideal mefkûreler ile doyurulur. İlim ve akıl yeni olgular içinde ictimâî vicdânın birliğinin devamını garantiye alarak dînî ve sosyal zorunlulukları güçlendirir. Hayat da ictimâî nefsin bu birlik indeki aşk ve heyecanını harekete geçirir. Karşılıklı nefret yerini karşılıklı yakınlaşmaya bırakır. Ruhlar ve kalpler Peygamberimizin sancağı altında toplanır; Rahmân olan Allâh’ın arşının gölge-sinde öpüşüp koklaşacakları sonsuz bir hayatı kazanırlar. Artık ‘Allah’tan başka ilah olmadığına ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna şehâdet ederim.’ Şehâdet kelimesi ağızdan çıkıp havaya dönüşmez. Bütün organlar da tam bir şehâdetle raks eder. Tekbir en heyecanlı marş olur. Ebedîlik sevgilisi görünür, sonu olmayan şeylerden alına zevk hiçleşir. Bu sevgili karşısında insanlık aşktan aşka, feyizden feyize koşarak bir sonraki asırda daha yüksek bir yetkinliğe ulaşmak için hazırlanır.

 

لِلَّذٖينَ اَحْسَنُوا الْحُسْنٰى وَزِيَادَةٌ وَلَا يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلَا ذِلَّةٌ اُولٰـئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فٖيهَا خَالِدُونَ

 

 

İyiliği güzel bir şekilde eyleme dönüştürenlere, karşılık dâimâ daha iyisi ve üstünü verilir. Onların yüzlerine ne bir toz ne de bir zillet bulaşır, işte onlar cennetliklerdir. Orada ebedî olarak kalırlar.[13]’ sırrı açıklığa kavuşur.[14]

 

 

 

 

 

 

SONUÇ

  

 

Son asra görüşleri ve pratik çözümleriyle ışık tutan merhum Elmalılı M. Hamdi YAZIR, genel görüş olarak -yukarıda da belirttiğimiz gibi- kendi ifadesiyle ‘batıda erimeyi değil de batıyı içimizde eritmeyi’ öngören bir âlim profilidir. Fikirlerini bu çerçeve içerisinde belirten Elmalılı, ümmetin kalkınması için buna mecbur olduğunu, şu anki durumda İslâm dîninin ellerinde var olan büyük bir nîmet olduğunu fakat sosyokültürel düzeyde  bunun bize vermiş olduğu avantajı  değerlendirebilecek  olanaklardan yoksun olduğumuzu belirtmiştir.

 

İslâm dünyasının karşılaştığı bir takım problemleri kendi imkanlarıyla çözebileceğini belirten Elmalılı, bunun öncesinde ise batının ilmî faaliyetlerinden uzak kalınmaması ve batının sosyal hayatından uzak durulması gerektiğini özellikle belirtmiş âdetâ batının ilmini alın ama batının yaptığı zilletlerle dolu âlemlerinden uzak durun  demek istemiştir.

 

İslâm dünyasının karşılaştığı problemlerden hakkında nass bulunmayanları, müslümanların kendi yetiştirmiş olduğu İslam hukuk felsefesine hâkim âlimlerin ictihadlarıyla çözülebileceklerini savunmuştur.

 

İşbu gözümüzün nûr'u olan ve eserlerinden istifâde ederken de kendisini hayırla yâd ettiğimiz Elmalılı M. Hamdi YAZIR, İslâm dünyasının yetiştirmiş olduğu güzîde şahsiyetlerden biridir.  Yenilenme (tecdîd) konusunda görüşlerini aktarırken kullandığı üslup ve fikirlerinde -anlayabildiğimiz kadarıyla-  herhangi mat bir düşüncenin yer almaması gönlümüzü tecdîd fikrine ısındırmıştır.

 

Yüce Allah (c.c) Elmalılı M. Hamdi YAZIR gibi bizleri parlak fikirleriyle aydınlatan alimlerden mahrum etmesin, Onlara rahmet eylesin ve bizlere de onun gibi bir âlim olmak nasip eylesin.

 

 

BİBLİYOGRAFYA

  1. YAZIR, Elmalılı M. Hamdi, el-Metâlib ve’l-Mezâhib, İstanbul, 1341
  2. YAZIR, Elmalılı M. Hamdi, Makaleler I-II (sad: KÖKSAL, Cüneyt ; KAYA Murat)
  3. YAZIR, Elmalılı M. Hamdi, el-Metâlib ve’l-Mezâhib dibâcesi (sad: KILIÇ, Recep, İslam Düşüncesinin Problemlerine Giriş, Ankara, 2005)
  4. YAVUZ, Yusuf Şevki,  ‘Elmalılı Muhammed hamdi’ , DİA, XI

 

[1] YAVUZ, Yusuf Şevki,  ‘Elmalılı Muhammed hamdi’ , DİA, XI

[2] Hak Dînî, c.1, 202,203

[3] Bu kitab Elmalılı tarafından el-Metâli ve’l-Mezâhib ismiyle Türkçeye çevrilmiştir.(İstanbul, 1341)

[4] YAVUZ, Yusuf Şevki,  ‘Elmalılı Muhammed hamdi’ , DİA, XI

[5] Recep KILIÇ, İslam Düşüncesinin Problemlerine Giriş, s.14

[6] Recep KILIÇ, İslam Düşüncesinin Problemlerine Giriş, s.15-16

[7] Recep KILIÇ, İslam Düşüncesinin Problemlerine Giriş, s.16-17

[8] Recep KILIÇ, İslam Düşüncesinin Problemlerine Giriş, s.16-17

[9] Hadîd, 17

[10] Ebu Davud, Melâhim,1

[11] Recep KILIÇ, İslam Düşüncesinin Problemlerine Giriş, s.62-63

[12] Recep KILIÇ, İslam Düşüncesinin Problemlerine Giriş, s.63

[13] Yûnus, 26

[14] Recep KILIÇ, İslam Düşüncesinin Problemlerine Giriş, s.64-65

 

İcazü'l-Kur'an

e-Posta Yazdır PDF

İ’CÂZÜ’L-KUR’ÂN MEFHÛMU :

İ’câzü’l-Kur’ân, Kur’ân-ı Kerîm’in tefsiri ile yakından ilgili olan veya Kur’ân’ın bünyesine ait illimler diye tanımlanan ve sayıları 47 olan  Ulûmu’l-Kur’ân’ın bir bölümüdür.

 

Sahabenin Peygamber Telakkisi

e-Posta Yazdır PDF

SAHABENİN PEYGAMBER TELAKKÎSİ

(SAHABENİN SÜNNET ANLAYIŞI - DR. BÜNYAMİN ERUL - TDV - ANKARA 1999)

Hazırlayan: Enes TEMEL 

 

Ebü'l-Muîn NESEFÎ

e-Posta Yazdır PDF
438’te Nesef’te doğdu. Necmeddin en-Nesefî’nin nakline göre 25 zilhicce 508 (22 mayıs 1115) tarihinde büyük bir ihtimalle Buhara’da vefat etmiştir. Meşhur din alimlerinin yetiştiği bir aileye mensuptur. Künyesi Ebü’l-Maîn diye okunduysa da doğrusu Ebü’l-Muîn’dir. İkinci dedesi Mu’temid de Ebü’l-Muîn künyesiyle bazı kaynaklarda anıldığında karıştırılmıştır.   Öğrenimine dair bir bilgi bulunmamaktadır. Semerkant ve Buhara’daki Mâturîdî-Hanefî alimlerden, özellikle Nesefî nisbesini taşıyanlarından eğitim gördüğü tahmin edilmektedir.

         Talebeleri arasında ; Necmeddin en-Nesefî, Alâeddin es-Semerkandî, Ahmed el-Pezdevî, İsmail b. Adî et-Tâlekânî, Ahmed b. Ferah es-Suğdî ve Ebü’l Hasanel-Belhî  yer alır.

        Alâeddin es-Semerkandî, Nesefî’yi kelâm ilminde Ehl-i Sünnet’e, fıkıhta Hanefîyye’ye katkıları bulunmuş bir âlim olarak tanıtır. Necmeddin en-Nesefî’ye ait el-akaid, Tebsıratü’l-Edille’ nin özeti mahiyetinde oluşu onun itikadî görüşlerinin etkilerini göstermektedir. Nesefî kelam’dan başka fıkıh ve tefsir alanında da önemli bir alimdir.  Alâeddin es-Semerkandî, Mâtürîdî’ nin Te’vîlâtü’l-Kur’ân’ına yazdığı şerhin hocası Ebü’l-Muîn’in derslerindeki notlardan oluştuğunu belirtmiştir. Maturîdiyye’ye mensup alimlerin  Tebsıratü’l-Edille’ yi  önemli bir kaynak saymaları onun sünnî bir kelamcı olduğunu kanıtlar.

        Kelâm’a dair görüşleri: En açık ve üstün bilgiler duyu yoluyla elde edilenlerdir. Duyu bilgisinin geçersiz olduğunu göstermek için ileri sürülen itirazlar sağlıksız veri duyu verileriyle ilgilidir. Aklın bilgi kaynağı olduğu zorunluluk yoluyla bilinir. Zorunsuz aklî bilgilerde hata yapılabilmesi bu alanda doğru hükümlere ulaşılamayacağı anlamına gelmez. Duyularla bilinecekleri akılla, akılla bilinecekleri duyularla bilmeye çalışmak bu  konuda yapılan temel yanlışlardan biridir.

         Âhâd haberler akaid alanında tek başına delil kabul edilmez. Özellikle aklî verilere ve açık mânalı ayetlerin beyanlarına aykırı bilgiler içeren âhâd haberler nazarı itibara alınmaz. Bununla birlikte âhiret hallerine dair sahih rivayetler delil olarak kullanılabilir. İlham bilgi vasıtalarından değildir.  Özellikle aklî verilere ve açık manalı ayetlerin beyanlarına aykırı bilgiler içeren âhâd haberler nazarı itibara alınmaz. Bununla birlikte ahiret hallerine dair sahih rivayetler delil olarak kullanılabilir.  İlham bilgi vasıtalarından değildir.

        Cisimler hâdis olan cevherler ve arazlardan meydana gelir. Bu sebeple evren ustukussât, anâsır, ve tabâi’ adı verilen temel maddeleriyle birlikte hâdistir.  Tabiat alanında geçerli olan adet-i ilahiye teorisidir. Bununla birlikte ilahî kudret karşısında ilacın hastaya fayda vermediğini ve zehirin insanı etkilemediğini söylemek de mümkündür. İlaç içen hastanın iyileşmesi Allah’ın şifa vermeyi buna bağlaması sebebiyledir. Gözün bir nesneyi görmesi veya görmemesi dahil olmak üzere evrendeki bütün olaylar Allah’ın kudret ve iradesi dahilinde vuku bulur. Bundan dolayı varlık ve olaylar arasında zorunlu bir sebep-sonuç ilişkisi yoktur. Nazzâm ve Ebü’l-Abbas el-Kalânisî’nin ileri sürdüğü gibi Allah’ın varlık ve olayları zorunlu bir sebep-sonuç ilişkisi vasıtasıyla yarattığını kabul etmek O’na zorunluluk isnadı anlamına gelir.

        Allah’ın varlığı ve birliği, Kur’an’da da dikkat çekildiği üzere tabiat’ın oluşumu ve işleyişi incelenip değerlendirilmek sûretiyle üretilen aklî istidlâlle bilinir. Canlı-cansız bütün varlıklarda gözlenen sanat güzelliği, tertip, sağlamlık, âhenk, hayvanlardaki belli eylemleri gerçekleştirecek özellikler  onların bilgili ve irade sahibi üstün bir varlık tarafından yaratıldıklarına işaret eder. Nesne ve olayları gözlemleyip onlar hakkında akıl yürüten her insanın bu sonuca ulaşması bilinçli ve tutarlı olmanın bir gereğidir.

        Ebû Hâşim el-Cübbâî gibi bazı kelamcıların Allah’ın birliğini aklî aklî delillerle kanıtlamanın  mümkün olmadığına ilişkin görüşleri Kur’an’da beyan edilen vahdâniyyet delillerinin geçersiz kabul edilmesi sonucunu doğurur. Allah’ın isim ve sıfatları birçok ayetin yanı sıra aklî delillerle de kanıtlanabilir, dil kuralları da buna yardımcı olur. Tekvîn sıfatının ezelî olması Allah’ın acz, eksiklik ve değişikliğe maruz kalmaktan münezzeh bulunduğu gereğinin bir neticesidir. Teşbih izlenimi veren naslar aklî bilgiler ve açık mânalı âyetlerin ışığı altında dil kurallarından da yararlanılarak te’vil edilir.

        Nübüvvetin doğruluğunu kanıtlayan temel delil mûcizesidir.hissî mûcizeler göstermemiş olsalar bile günlük hayat, hukuk, ticaret, çocukların eğitimi gibi pek çok dünyevî konuda, ayrıca hem zihnî hem gönlü tatmin eden inanç ve ibadet şekilleri gibi dîni alanda getirdikleri mesajın doğru ve yararlı oluşu sebebiyle peygamberlerin tasdik edilmesi gerekir.   Hz. Muhammed’in hissî mûcizeleri bulunmakla birlikte tebliğ ettiği dinin akla uygun oluşu ve beşeri bilgilerle çatışmayışı onun gerçek peygamber olduğunu gösterir. Resulullah’tan, ‘Barışı ve Dostluğu yayın, akrabalarınıza iyilik edin, fakirlere yemek yedirin, insanlar uyurken geceleyin rabbinize ibadet edin ’ sözlerini duyan Abdullah b. Selâm’ın Müslüman olması bunu teyit eder. Ayrıca onun getirdiği dinin ilkeleri insanı bunalımdan kurtarıp ruh ve beden sağlığına kavuşturması da nübüvvetinin delillerindendir. Meselâ namazı içtenlikle kılan bir Müslüman Allah’ın huzurunda kendi davranışlarıyla yüzleşip arınma imkânı bulur, gönlü huzur ve sükûnla dolar. Bu yönüyle namaz ilahî menşe’li oluşunun özelliklerini taşır. Diğer ibadetlerin hikmetleri incelendiği takdirde benzer sonuçların onlar için de olması söz konusu olduğu görülür.

        Allah’a âsi olan veya büyük günah işleyen mümin kâfir değil fasık diye nitelendirilir, kâfir ise mutlak fasık adını alır. Kur’an’da âsi mü’minlere ‘ mü’min ’ diye hitap edilmesi bunu teyit eder. Kabirde ölünün nimet veya azap hissetme keyfiyeti bilinemez, ancak ruh bdene iade edilmese de ölünün elem ve nimeti hissedecek derecede bir tür hayat sahibi olması gerekir.

        Ebü’l-Muîn en-Nesefî, Mâtürîdiyye tarihi ve ricali hakkında önemli bilgiler vermek, Mâtürîdiyye’ye ait kelamî görüşleri kullandığı semantik yöntemle sistemleştirip derinleştirmek ve bu görüşleri muhalif mezhep ve fırkalar karşısında savunmak suretiyle Mâtürîdiyye’nin köklü bir Sünnî kelam okulu haline gelmesine önemli katkılarda bulunmuştur. Tabiat felsefesini önemsemesi, ilâhî sıfatlar arasında hikmet sıfatına yer vermesi, Hz. Peygamber’in nübüvvetini temellendirirken onun getirdiği ibadet şekillerinin hikmetli ve anlamlı oluşuna dikkat çekmesi kendisinin özgün görüşlere sahip bir kelamcı olduğunu gösterir.

       ESERLERİ:

  1. Tebsıratü’l-edille fî usulü’d-dîn ; Kelam’a dair en hacimli eseri olup bilgi teorisi, âlemin yaratılması, Allah’ın varlığı ve sıfatları konularını ele alır.

  2. et-Temhîd ; Tebsıratü’l-Edille’nin bir özeti mahiyetindedir.

  3. Bahru’l-Kelâm ; Müellifin gençlik döneminde yazdığı bir kelam kitabıdır.

  4. el-İfsâd li-hude’i ehli’l-ilhâd ; Batıniyye’nin, muhataplarını etkilemek için kullandığı yöntemleri eleştiren bir eserdir.

  5. Îzâhu’l-mahacce fî kevni akli’l-hucce

  6. Menâhicü’l-Eimme ; fıkıh ve usûlüne dairdir.

  7. Şerhu’l-Cami’il-Kebîr ; Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî’nin eserine bir şerhtir.

  8. Şerhu Te’vîlâti’l-Kur’ân ; Müellifin öğrencisi Alâeddîn es-Semerkandî’ye nisbet edilmekle birlikte içeriği Nesefî’ye ait açıklamalardan oluşmuştur.

 


İÇERİK ORTAKLARI

SİTE İÇİ ARAMA

KUTLU BİLGİ DERNEĞİ

. : : ANKETLER : : .

"Demokratik Açılım" adı altında yapılan çalışmaları;
 
Sitemizi Nerden Duydunuz?
 


© 2007-2010  | Feyizler.org Alperen tarafından hazırlanmaktadır.