|
MEHMED FEYZİ EFENDİ'DEN
FEYİZLER |
21.
FEYİZ:
“Nübüvvet, Risalet’in iptidası, velayetin müntehasıdır.”
Nübüvvet: “Nebe”
kelimesi ile alakalı bir isimdir.
Nebe: Bahsetmek,
haber vermek.
Nebi: Cenab-ı
Mevla’nın ferman buyurduklarını insanoğluna aktarmakla
görevlendirdiği şahsiyetlerdir.
Resul: Yazılı
belgelere sahip peygamberlerdir. Nebi olan peygamberlere yazılı
belge verilmemiştir. İster Resul olsun ister nebi olsun aralarında
hiçbir fark yoktur. İnsanoğlunun her ikisine de uyması farzdır.
Her
ikisine de şu ortak vasıfların bulunması vaciptir:
1-Sadakat: Doğruyu söylerler.
2-
Emanet: Kendilerine güvenilir.
3-
Fetanet: Ümmetlerinin en zekisi, üstünü.
4-
İsmet: Her türlü günahtan uzaktırlar.
5-
Tebliğ: Cenab-ı Hakk’dan aldıkları buyrukları olduğu gibi
ulaştırırlar.
Nübüvvet ve Risalet yüce Mevla’mızın insanlara lütfettiği makamların
ve derecelerin en yücelerindendir.
İnsanoğluna ihsan olunan makam ve mertebeleri şöyle sıralayabiliriz:
İslam, iman, ihsan, ikan (şuhud)
Risalet beşeriyetin mana boyutunun son kesitidir. Bu boyutun ötesi
ulûhiyet, tanrılık mertebesidir ki sırf Allah Teâlâ'ya aittir.
Kişinin nübüvvet ve risâlet boyutuna atanmasında kendi
çalışmalarının en ufak bir etkisi yoktur.
Nübüvvet iki grupta ele alınmıştır:
1-
Nübüvvet-i Amme: Umuma yönelik peygamber.
2-
Nübüvvet-i Hassa: Hususi peygamberlik.
Velayetin son mertebesinde olan bir kişi, kendisi üzerinde yer alan
nebinin güdümüne girerek onun getirdiği esasları topluma intikal
ettirme görevini alabilir.
Yüce
Peygamberimiz ile peygamberlik müessesesi son buldurulmuştur. Fakat
zaman zaman Rabbani bilginlerin vekâleten toplumu irşat etmesi bir
tür nübüvvettir.
a) Hukuki İslamiyye’ye yönelik hareket eden âlimler:
Bu
tür ulema Ümmet-i Muhammed’in şeriat esaslarına uyması ve
uydurulması yönünde ictihad çalışmaları yaparlar. Ümmete rahmet
olurlar.
İmam-ı Azam, Şafii, Malik, Ahmed b. Hanbel gibi.
b) Şeriatın batınına yönelik olarak hareket ederler.
Bu
tür bilginler tasavvuf sahasında zirvelere ulaşmış ahlak-ı ilahiye
ile donanmıştır. Allah'ın kulların kalb ve nefis yolu ile terbiye ve
irşada iktidar kazandırılmış büyük veliler ve rabbani bilginlerdir.
VELAYET VE TAHLİLİ
Velayet veya vilayet Allah Teâlâ'ya yakınlık peyda etmiş takva
sahibi erlerde görülen, sezilen, bilinen bir makam ve mertebenin
adıdır. (Maide 56)
VELAYET TÜRLERİ:
Muhammed Feyzi Efendi hazretleri üç velayetten bahis buyurmuşlardır:
a-Velayet-i Suğra:
(Velayet-i amme) Çapı ve dairesi genel anlamda dar olan velayet
derecesidir. Tasdik nuruna mazhar her mümin velayet-i amme hesabıyla
veliyullahtır, velayete mazhardır, buyurmuştur. (Bakara 257)
b- Velayeti Vüsta: Orta derecedeki velayettir. (Enfal 34)
c- Velayet-i Kübra: En yüksek derecedeki velayettir. (Yunus 6)
Enbiya, sıddıkîn ve şühedanın velayet makamlarıdır. Allah Teâlâ'ya
en yakın velilerdir. Kelâmullah’ta mukarrebûn şeklinde beyan edilir.
(Vakıa 11, Mutaffifîn 21–28)
Velayet ehlindeki derecât ve makamlar:
1- TEVBE:
Bu
makam kulun işlediği hatalardan pişmanlık duyarak Cenâb-ı Allah'tan
utanması ve ondan özür dilemesidir.
Tevbede üç ana unsur bulunur.
a-
İtiraf: Bu hal özür beyanını ifade eder.
b-
Nedamet: Kalben ve ruhen ızdırap duymak.
c-
Kopmak: İşlenen kötü fiillerden uzak durmak.
Tevbenin iç âlemde oluşumunun tahlili:
Tevbe insana kulluğunu haykırtan, kendini bulduran bir mana
iksiridir. İnsan hata yaptığı zaman iç âleminde muazzam bir fırtına
kopar. Çok büyük bir yanlışlık yaptığını anlar. Bir çıkış yolu arar.
Yanıp yakılarak Rabbine döner. Bir daha düştüğü çukura düşmeyeceğine
söz verir. Takdir edilen zamanda ilahi inayet yetişir. Çıkış yolları
gösterilir.
Tevbenin kendi içindeki dereceleri:
Mehmet Feyzi Efendi hazretleri bu dereceleri şöyle açıklamışlardır:
a-
Tevbe: Günahlardan dolayı iç bünyede meydana gelen
pişmanlıklardır.
b-
İnâbe: Mekruhlar ve küçük olarak adlandırılan günahlardan
dolayı Cenâb-ı Mevla’ya yönelmedir.
c-
Evbe: Cenâb-ı Mevla’yı ve O’na has olan her şeyi yine onun
rızasını kazanmak için tercih etmektir. (Nur 31, Nisa 17, Necm 32)
Haramlardan tevbe etmek farzdır. Küçük günahlar için tevbe edilmezse
bile kulun güzel amelleri imdadına yetişerek bağışlanmasına neden
olabilir. Zira ayet ve hadislerde bu yönde müjdeler vardır. Necm
32’de geçen “lemem” kelimesi küçük günahlar demektir. İsra 25.
ayetindeki “evvab” kelimesi evbeye işaret eder. Zümer 52. ayeti de
bu anlamdadır. “Münib” kelimesi de inabenin gerçek anlamdaki
ifadesidir.
Münib:
Cenab-ı Mevla’ya yönelen, her hali ile ona dönen kimse demektir.
Sebe 9, Kaf 8. ve 33. ayetlerinde de öğüt alma, Allah'tan korkma,
ibret alma gibi en güzel kulluk vasıfları zikredilir.
En
güzel tevbe:
“Allah'ım seni hoşnut etmeyen her şeyden tevbe ettim ve sana
yöneldim.”
Kim
cezalandırılma korkusu ile tevbekar olursa “tevbe” derecesinin
sahibidir.
Kim sevap ümidi
ile tevbe ederse “İnâbe” sahibidir. (Kaf 32-33.)
Tevbedeki Muhabbet Sırrı:
Allah Teâlâ ve Tegaddes hazretleri kulu ile kendi arasını ayıran en
belirgin vasfın yanılma, unutma ve hata etmek olduğunu
peygamberlerinin beyanları ile duyurmuştur. Tevbenin temelindeki
ilahi sır, kulu tevbeye sevk eden gizemli bir duygudur. Bu duygu onu
bütünü ile sarar ilahi aşk ve şevk ile gönül âleminde bir yanma
oluşur. Bütün bedeni bu ızdıraptan etkilenir. Sözüyle ve özüyle hep
Hakk’ı arar. Kul bu şekilde yaratanına dönünce ilahi rahmet ve kudsî
inayet yetişir ve kulu çepeçevre kuşatır.
Din-i mübinin temeli Hakk’tan gelip Hakk’a dönme formülü ile tespit
edilmiştir. Bakara 156, Necm 42, Alak 8. tevbe yoluna girmeyenlerin
hüsrana uğrayacakları haber verilmektedir. (Bakara 64)
Tevbenin oluşumu kula lütuf ve ihsanların kapılarını açar. Böylece
Allah'ın sevgisi kazanılarak muhabbet makamına ulaşılır. (Bakara
222)
Kerem ve lütfu sonsuz olan Rabbimiz bizleri de temizlenenler grubuna
katsın. Âmin.
2. MAKAM: MÜCAHEDE:
Kul
kendisine verilen ihsanları korumak zorundadır. Zira sahip olunan
bir cevher çalıştırılmazsa özelliğini, güzelliğini kaybeder. Yüce
Rabbimizden kulun elde ettiği ilahi güzellikleri koruma, kollama ve
daha üst seviyelere çıkarmak maksadı ile ortaya koyduğu ilahi
gayrete MÜCAHEDE denmiştir. Böyle kullar ihsan sahipleridir ve Allah
Teâlâ onlarla beraberdir.
Kimlerle mücâhede?
Mücahede düşmanla yapılır. Dostlarla ise yarış yapılır. Allah'a
yönelmiş bir müminin başlıca üç türlü düşmanı vardır. a-Kendi nefsi,
b-Şeytanlar c-Kafirler.
a-NEFİS:
Yüceler Yücesi Rabbimiz kulunu bu fani âlemde imtihan edip ona yüce
dereceler ihsan etmek için bünyesine nefis denilen bir varlık
yerleştirmiştir. Nefsin dünyaya aşırı düşkünlüğü vardır. Eğer iman
gücü ile terbiye edilirse iyiliğe yönelebilir. Ruhani atmosfere
girebilir. Yalnız bu iş bir plan dâhilinde yapılması lazımdır. Aksi
halde yarar yerine zarar getirir. Muhammed Feyzi Efendi hazretleri
nefsin hilekâr olduğundan, asla emin olmamayı öğütlemişlerdir.
Nefsinden emin olduğunu söyleyenlere de çok kızarak Yusuf 53.
ayetini hatırlatmışlardır. (Nefsimi temize çıkarmam, çünkü rabbimin
acıyıp koruduğu hariç nefis aşırı şekilde kötülüğü emredicidir.)
Nefis terbiyesinde ölçü:
Kur'an-ı azîmuşşân emirleri ve yasakları nefsin terbiyesi içindir.
Din-i İslam’ın ötesinde nefis eğitimi adı altında yapılan bir takım
çalışmaların insanı kötü sonuçlara götüreceğini bilmemiz gerekir.
Efendi hazretleri de bu fikirlere karşı çıkmışlardır. Bu
tarikatlarda yer alan çok az yeme ve uyuma esaslarına dayanan
riyâzât türünün de meşrebinde olmadığını bildirmişlerdir. Helalden
olmak üzere normal yeme ve uyumayı özellikle tavsiye buyurmuşlardır.
Az yeme ve uyumanın vücutta meydana getireceği zararın yeme ve uyuma
ile meydana gelebilecek zarardan daha fazla dehşet verici olduğunu
anlatmışlardır.
Nefsin Mertebeleri:
Muhammed Feyzi Efendi hazretleri bu mertebelerden şu suretle bahis
buyurmuşlardır:
1-Nefs-i Emmare:
Hak ve Hakikate yönelmemiş, din ve diyanetin esaslarını inkar eden
nefsin pozisyonu. (Yusuf 53)
2-Nefs-i Levvame: Tevbekar nefis manasındadır. Yalnız yaptığı
çirkinliklere pişman olmakla beraber yine onlara meyli vardır.
3-Nefs-i Mülheme:
İlhama mazhar
olan nefistir. Tam anlamı ile hayra yönelip şerden ilgisini
kesmemiştir. Ama hak ve hakikatte sebatı vardır. Genel hali
saadettir.
4-Nefs-i Mutmainne: Dalaletten tam anlamı ile vazgeçerek ilahi
ve rahmani güzelliklere yönelmiştir. (Fecr 27-29-30)
Muhammet Feyzi Efendi Hazretleri, bu mertebedeki nefsin cennet ehli
olduğunu duyurmuşlardır. Ayet-i Celile’de nefs-i mutmainne sahibine
hitap edilmiş ve:
“-Seçkin
kullarımın arasına katıl ve Cennet’ime gir” buyrulmuştur.
5-Nefs-i Raziyye: En meşhur özelliği, Hakk Teâlâ’nın rıza
makamında mekân tutması, asla itiraz etmemesidir.
6-Nefs-i Merdiyye: Cenab-ı Hakk’ın kendisinden razı olduğu ve
memnun kaldığı yolundaki beşarete erişen nefistir. Hemen akabinde
“Merziyye” ifadesiyle sonsuzluk yurdunda seçkin kullarıyla beraber
yerini alması ferman buyruluyor.
7-Nefs-i Safiye: Kendisine ulvi âlemin güzelliklerini katmış,
katıksız olarak ruhani boyutta yerini almış nefistir. Subhan Hakk’ın
buyruklarını terennüm etme neticesinde natıka (konuşan) vasfını da
kazanmıştır.
Yüceler yücesi Rabbimiz izzeti ve ikramı ile bizlere de bu yüce
derecelere yükselmeyi nasip buyursun. Âmin.
b- 2. DÜŞMAN ŞEYTAN:
Şeytan ateşten yaratılan muzır bir varlığın adıdır. Her türlü kötü
huylar ondadır.
Şeytanlar Allah
Teâlâ’ya ve onun kutsal değerlerine tamamen karşı olan soysuz,
arsız, geçimsiz insan türüne amansız düşman olan sefil ve aşağılık
yaratıklardır.
Allah Teâlâ
hazretleri bu yaratıkları, insanları denemek, itaatkâr ve isyankâr
olanlarını ayırt etmek için yaratmıştır.
ŞEYTANLAR VE TÜRLERİ:
Muhammed Feyzi Efendi Hazretleri, insan ve cin şeytanlar diye iki
sınıf şeytandan bahsetmişler. İnsan şeytanlarının cin şeytanlarından
daha zararlı olduklarını beyan buyurmuşlardır. Zira cin şeytanları
sadece kulun kalbine vesvese verirler. Görünmediklerinden dolayı
etkileri fazla olmaz. Ama insan şeytanlarının güzel güzel görünümü,
eda ve sedası ile nazik ve can alıcı hareketleri ile Hakk’ın
koruduğu kullar hariç hemen hemen elinden kurtuluş yoktur. (A’raf
112)
Allah Teâlâ'nın lanetine uğrayan şeytan tuzaklar kurarak insanları
saptırmaktadır. İnsanlar hırs ile bu tuzakları görmezler. Zira bir
şeye aşırı düşkünlük o şey hakkında o kişiyi kör ve sağır eder. Kişi
iç âleminde Allah ve resulünün razı olmadığı şeylere ilgi hissettiği
zaman bunların temelinde mel’un şeytanın yattığını bilmeli ve çok
iyi görmelidir. Bu hilelerden Allah'a sığınmalıdır. Yaratıcısının
kendi tarafını tuttuğuna kendisinden istekte bulunasıya hemen destek
güçlerini göndereceğine inanmalıdır.
İnsanın secdeye kapanıp ve de rabbine ellerini açıp hamd ve senada
bulunmasını gören, şeytan hasedinden kendi kendini yiyerek ‘yazık
bana, vah bana, âdemoğlu emre itaat etti, cenneti kazandı, ben
direttim cehennemlik oldum’ diyecektir.
c) KÂFİRLERLE MÜCAHEDE (Cihat)
Cinlerin kâfirleri insanların kâfirlerinden daha fazladır.
Cehennemin çoğunu cinlerin kâfirleri oluşturacaktır. (Araf 179)
Cinler yalın ateşten yaratıldılar. Görünmezlik vasfına haiz
olmaları, uzun zaman yaşamaları, farklı yaratılışları, onları kibir
ve gurura sevk etti. Zevk ve sefaya düşkün oldular. İnsanları
küçümseyerek onları yanıltmaya çalıştılar. Yaptıkları şekillere
tanrı diye taptılar. Dalalette yarışıp cehennemi kaptılar.
Küfrün ve kâfirin yaratılış sebebi:
Kâfirler insan olsun, cin olsun hep celal sıfatlarına mazhar
olmuşlardır. Eğer sadece cemal sıfatları tecellide bulunup celal
sıfatlarından eser olmasaydı varlıklar hep tek yönlü olacaktı.
Zıtlar birbirleriyle vuruşup dolaşamadığından hayatın hareketliliği
olmayacaktı. Hareket zıtların çarpışması sonucu görülen bir
faaliyetin adıdır. Doğum ve ölüm de bu hareketin sonucudur. (Mülk 2)
Kâinat fabrikası birbirine taban tabana zıt olan çarkların ve
millerin üzerinde durmaktadır.
Hayatta kutsal
yarış vardır. Adına imtihan denilmektedir. Kullarına tembellik ve
gafillik etmemeleri tembihlendi. (Hadid 21, A’raf 20)
Netice:
Zıtlıklar ve terslikler görünüşte hoş olmasalar bile, aslında bu
mükemmel âlemin yüceliğini, özelliğini ve güzelliğini tamamlayan
birer unsurdan ibarettir. Teker teker, tür tür yüceler yücesi
Mevla’mızın sonsuz ve birbirinden çok farklı mukaddes sıfatlarının
ve isimlerinin birer habercisidir.
Küfrün oluşumu:
Küfrün oluşumuna neden hazırlayan temel öğe, insanın özünde
küfredebilme imkanını veren ilahi bir çekirdeğin bulunmasındandır.
İnkâra saplanan bir insan bunu kendi yarattığı imkânlarla ortaya
koymuş değildir. O sadece tercih mekanizmasını çalıştırarak Allah
Teâlâ hazretlerinden, bir nevi küfür tohumunun harekete
geçirilmesini istemiştir. Allah Teâlâ da hemen celal sıfatlarına
bağlı isimlerini harekete geçirerek, o kulun küfretme kabiliyetine
güç vermiştir.
Kâfirdeki iç ve dış yapı:
Küfür tohumu çok korkunçtur. Bünyede tahripler ve patlamalar meydana
getirir. Kalb bir kere küfür ile fesada uğrarsa bedendeki şer
hareketini Allah'tan başka kimse durduramaz. (Rum 41) Bu durum
değişik ayetlerde ifade ve tasvirlerle anlatılmıştır.
Dört türlü düşman:
a-
Hasetçi bir mümin,
b-
Kin tutan bir münafık,
c-
Sapıtıcı bir şeytan,
d-
Savaşan bir kafir,
Bu
düşmanları Hz. Peygamber hadisi şeriflerinde bildirmişlerdir.
Rivayetin kısa bir açıklaması:
a-
Gerçek bir mümin hasetçi olamaz.
b-
Münafıklar gerçekten iman etmediklerinden ve içlerinde küfrü
sakladıklarından, müminlere karşı öfke, kin ve nefretle doludurlar.
c-
Şeytanlar hiçbir zaman sapıtma işinden, kafirler savaşmaktan,
münafıklar kinden, müminler hasetten geri durmayacaklardır.
3. MAKAM: HALVET VE UZLET
Halvet: Yalnız olmak, kendi başına kalmak anlamlarına gelen
halvet şu esaslara işaret etmektedir.
a-
Allah Teâlâ hazretlerinin rızasına ve onun yüce tecellilerine
ulaşmak amacındadır.
b-
Bir mürşidin tavsiyesi ile, hastalandığını hisseden hakk yolcusunun,
özel bir bakım ile, en yakınlarından bile ayrı tutulması.
c-
Bu alemle ilgili bağlantılarını kısmen kesme.
Halvet, bir süre o kişinin ulvi âlemle bağlantı kurmasını sağladığı
için uygulanmalıdır.
d-
İnsanın özü, melekut aleminin bir tarlası gibidir. Ruh âleminin
kapıları açılmalı, bu âlemden içine sokulanlar kovulmalıdır.
e-
Halvetten olan kimse, kendini düşünmek ve denetleyebilmek için çok
iyi bir fırsat bulmuş olur. Çevre daraldıkça insanın kendine dönüşü
kolaylaşır.
f-
Hak taliplerinin mücadelelerini ve mücahedelerini gerektiği gibi
yapabilmeleri için, halvet etmeleri gayet güzeldir. Hedef ve maksadı
olmayan halvet ise şeytanla olmak demektir. Zira yalnızlık bir tek
Allah'a mahsustur. Allah için olmayan yalnızlık hastalıktır,
dengesizliktir.
Uzlet:
Ayrılmak, uzak kalmak gibi anlamlara gelir. Dış âlemi terk ederek,
iç âleme tam anlamı ile yönelmek demektir. Cenâb-ı Mevla ile sohbeti
başkasına tercih etmektir.
Halvet ve uzlet Hz. Peygamberin, özellikle nübüvvetinin yaklaştığı
zamanlarda hayatında fazlaca yer almıştı. Kendini, eşinden,
dostundan, diğer insanlardan ayırmıştı. Sahabe-i kiramdan Ashab-ı
Suffe’nin hayat tarzının bir halvet ve uzlet esasını ifade ettiğini
tespit etmişlerdir.
Efendi Hazretleri’nin hayatında halvet ve uzlet:
Efendi Hazretleri’nin yaşantı tarzında halvet ve uzletin önemli yeri
olmuştur. Yalnız bu halvet ve uzlet eski dönemlerin aynısı olmamış,
uygulamada değişiklikler yapılmıştır. Fakat bunlar zahir (görünen)
pozisyondadır. O esasların öz yapılarında herhangi bir değişme
olmamıştır.
Efendi hazretlerinde uzlet ve halvet düşüncesinin oluşması:
Allah Teâlâ Hazretleri her yarattığı kulu belli vasıflarda
yaratmıştır. Onları birbirinden ayıran pek çok özel vasıfları
vardır. Bunun için, kimi insanlar sert tabiatlı, kimileri halim
selimdir. Kimisi konuşkan, kimisi sessizdir. Kimileri cana yakın,
kimileri vahşi bir özelliğe sahiptir. Efendi hazretleri:
“-
Benim bedenim vahşi, ruhum ünsidir” buyurmuşlardır.
Efendi hazretlerinin bedeninin vahşi olması demek, toplumla birden
kontak kuramamak çabucak anlaşamamak yönleriyle alakalıdır. Fakat bu
genel anlamdadır. Hususi anlamda ise kendilerinin süratle
anlaştıkları nice zatlar olmuştur. Efendi hazretlerinin bir
karakteri de kalabalıktan sıkılmalarıdır. Kendilerine sık sık
bakılmasından bile utanırlarmış. Kalabalığa çıktıkları zaman
gözlerinin karardığını, bambaşka bir ortama geçer gibi oldukları, bu
nedenle insanlarla bir müddet sonra anlaşabildiklerini ifade
etmişlerdir. Efendi hazretlerinin bir başka hususiyeti de
Allah (c.c.)a, Rasul’üne ve onların dostlarına âşık olmalarıdır. Bu
yüzden gönül âlemlerinde elem verici yakış ve ızdıraplar oluşmuştur.
Yalnızlıkta ayrılıkta daha çok huzur bulmuşlardır. Efendi
hazretlerinin bu özelliklerle donanmasına devlet kurumlarının son
derece etkisi olmuştur. Bu kurumlar, o dönemde de batının
yaşantısına ayak uydurmak için Müslüman Türk halkına akıl almaz
işkenceler yapmışlardır.
Efendinin inzivaya niyeti:
İlahi kader onun gözünü, gönlünü, tüm duyu organlarını rabbani
notaya çevirmiştir. Hükümetin dehşetli baskıları, yıldırma ve
korkutma hareketleri, zamanında İslam’ın bahşettiği izzet ve onur
sebebi ile akıntıya asla kapılmadıkları için, dikkatler üzerlerinde
yoğunlaşmıştır. Fakat onun Kur'an ve imandan aldığı bu davranışları
destek ve takdir görmemiştir. Kendilerini kınayıcı söz ve
hareketlerle karşılaşmışlardır. Kastamonu halkı bu zulüm ve
haksızlıklara karşı efendi hazretlerini korumamışlar ve
savunmamışlar. Bu olumsuz davranışlar çok daha ilerleyerek, akla
hayale gelmeyen iftiralara ve yalanlara dönüşmüştür. Dışarıya çıkıp
gezmeleri bile göze batmıştır. Haklarında deli raporu vermeye
çalışmışlar, ziyaretçi kabul etmemelerini de şiddetle istemişlerdir.
İç
alemden gelen ilahi dostluğun kutlu çağırıları, dış alemden gelen
firavun ve nemrut baskıları, Efendi hazretlerini ister istemez
halvet ve uzlete zorlamıştır. 1943’de 9 ay Denizli’de, 1948’de 10 ay
Afyon’da geçen hapishane hayatlarından sonra yorgun ve bitkin
düşmüşler, hasta bir şekilde evlerinde otururken ziyaretçilerini
kabul etmişlerdir. Bundan sonra güzel bir niyetle ve ihlasla işe
koyulmuşlar işlerini Hakka havale etmişlerdir.
Ziyaretçilerini güler yüz ve tatlı söz ile karşılamış, onlara nurlar
ve feyizler dağıtmışlardır. Bir gören bir daha görmek istemiştir.
Önceden kendilerine yaptıklarını, ettiklerini hiç görmemiş, duymamış
gibi, halkımızı kucaklamışlardır. Allah'ın kullarına kapılarını
kapamamışlardır. Kastamonu halkına, bir rahmet ve ebedi bir fazilet
olmak üzere, hapishaneden döndükten sonra bir daha harice
çıkmamışlardır. (Cuma namazları ve hastalıklarından dolayı çam
havası almak için orman gezileri hariç) Şahıslarına mahsus olan
halvet ve uzlet türü ile ömürlerini tamamlamışlardır. Evlerinin bir
köşesini de mescit, medrese, sohbet yeri, çilehane yapmışlar
bereketler, nurlar dağıtmaya devam etmişlerdir.
Bu farklı açının izahı:
Topluluk ve cemiyet içerisinde halvet prensibi, Efendi Hazretlerine
hocası Hafız Ömer Efendi kanalı ile Nakşibendi Hazretlerinden
intikal etmiştir. Kişi bedeni ile halk ile temas halinde iken, iç
âleminde Hakk Teâlâ hazretleri ile beraber olmaktadır.
4. MAKAM: TAKVA
Bu
makam müminin Allah (c.c.)ın yasakladığı her şeyden uzak
kalabilmesidir. Bu makamın çalışması için önce beyan edilen
makamların özelliklerinin kazanılması gerekir. Kul, Allah Teâlâ
hazretlerinin “el-Fettah” açan ismi şerifinin inayeti ile bu makamda
yer alır ve vahdet âlemine doğru hızla yol alır. Yasak olan şeylere
karşı nefret duyar olur. Emir buyrulan şeylere coşkunluk ile
sarılır.
Takvada başlıca üç mertebe vardır:
a- Avamın Takvası: Şirk ve küfrü gerektiren meselelerden
şiddetle uzak durma makamıdır.
b- Havassın Takvası: Günah ve yasak olan şeylerden uzaklaşma
mertebesidir.
c- Ehassın Takvası: Sıddıklar ve enbiyanın takvasıdır.
Allah Teâlâ hazretlerinden gayrı her şeyden uzak kalmaya çalışırlar.
Takvanın bir zahiri bir batını vardır.
Ebu
Hanife hazretleri alacağı olduğu bir adamın ağacının veya duvarının
gölgesinde bile durmazdı.
Menfaat getiren her borç bir tür ribadır (faizdir) buyururdu. Bu
davranış zahiri (görünen) takvaya örnektir. Hz. Rabia-yı Adeviyye
(k.s.) hazretlerinin şu hususi halleri görünmeyen takvaya örnektir.
O mübarek, cenneti ve cehennemi ve her türlü nesneyi unutmuştu.
Gönlü Zat-ı Akdes’indeydi. Onun kapısından uzak kalmamak, başkasına
hiç mi hiç yaklaşmamak onun takvasıdır.
Takvanın insana kazandırdığı değerler ve hususiyetleri:
Efendi hazretlerinin bu konudaki beyanları:
-
Cennet mütteki müminler için hazırlanmıştır.
-
Müminler cennete, cennet müminlere aşık.
-
Kuru kuruya cenneti istemek kafi değildir. Önemli olan cennetin seni
istemesidir. Cennetin bizi istemesi ise takva yoluyla hâsıl olur.
İnsanın takva sayesinde kazandığı değerleri şu şekilde
sıralayabiliriz:
1-
Müttekiler Allah Teâlâ hazretlerinin muhabbetini kazanmışlardır.
(Alu İmran 76)
2-
Takva sahiplerinin gözünde dünya ve nimetleri gayet azdır. (Nisa 77)
3-
Kendini temize çıkarmak için övünmez. (Necm 32)
4-
Allah için harcar. (Leyl 5)
5-
Yerlerin ve göklerin kapıları onlar için açık tutulur. (A’raf 96)
6-
Takva sahibi evlatlar ve mallarla rızıklandırılır. (Şuara
132-133-134)
7-
Sığınma mekanizması ile şeytan hilelerine yenik düşmezler. (A’raf
201)
8-
Onlar için uhrevi hayat birinci planda yer alır. (Yusuf 109)
9-
İlahi kitapları, ilhami hitapları, rabbani hayır olarak görürler.
10-
Allah’ın saadet ve selameti onlarla beraberdir. (Nahl 128)
11-
Ölüm ötesinde onlara herhangi bir üzücü durum isabet etmez. (Zümer
61)
12-
Cennet-i A’la’ya gruplar halinde girerler. (Zümer 73)
13-
Melekler onları cennete buyur ederler. (Zümer 73)
14-
Onlar insanların kalbini kırıcı laf etmezler. (Ahzab 32)
15-
Yeminlerini kalkan olarak kullanmazlar. (Bakara 224)
16-
Sabırlı olurlar. (Âl-u İmrân 120)
17-
Savaşta ve darda kaldıklarında meleklerle desteklenirler. (Alu İmran
186)
18-
Örnek alınması gereken bir cemaattir.
19-
Her an ayık olurlar. (Nisa 128)
20-
Her türlü kanunun ve mevcudun hakk mı batıl mı olduğunu ayırt eder.
21-
Takva, kişinin günahlarının affına sebep olur. (Enfal 29)
22-
Takva kişiyi kitaba sarılmaya ve içindekilerini düşünmeye sevk eder.
23-
Allah’ın yasalarını idrak ettirir. (Bakara 179)
24-
Yerlerin, göklerin Allah'a ait olduğunu bilirler.
25-
Onlar, Allah'tan başkasından korkmazlar. (Nahl 52)
26-
Emaneti sahibine vermeyi öngörür. (Bakara 283)
27-
Ummadıkları yerden rızıklandırılırlar. (Talak 2)
28-
Dünya ve ahiretlik işlerinde kolaylık ihsan edilir. (Talak 4)
29-
İlahi talime mazhardırlar. (Bakara 282)
30-
İman ve Kur’an ehline yardımcı olurken, günahlara engel olurlar.
(Maide 2)
31-
Kıyamet gününde hesapları çabuk görülür. Cennet-i alaya ilk olarak
gönderilirler. (Maide 4)
32-
Ancak Allah Teâlâ’ya güvenirler. (Maide 11)
33-
Amaçlarına ulaşmak için araçlara başvururlar. (Maide 35)
34-
Hakka ve hakikate dikkatlice kulak verirler. (maide 108)
35-
Mağfirete mazhar olurlar. (En’am 155)
36-
Fitne ve fesattan uzak dururlar. (Enfal 25)
37-
Helal olanı yerler. (Enfal 69)
38-
Başkalarını mahzun etmezler. (Hud 78)
39-
Daima sadıklarla beraber olurlar. (Hicr 69)
40-
Kabir ve kıyametten pek korkarlar ve ona göre hazırlanırlar.
41-
Daima doğru ve dürüst konuşarak günahlarının bağışlanmasını
sağlarlar. (Ahzab 70)
42-
Hz. Peygamber’in verdiklerini alırlar, nehyettiklerini bırakırlar.
(Haşr 7)
43-
Amellerini hakkın rızasına uygun biçimde yaparlar (Haşr 18)
44-
Eşleri ile ilgili hukuka dikkat ederler. Ailevi münasebetlerini
hakkaniyet esasına göre yürütürler. (Talak 1)
45-
Takva nimetinin en önemli âhiret azığı olduğunu bilirler. Bakara 197
46-
Allah Teâlâ hazretlerinin kendilerini korkuttuğu şeylere karşı
hassastırlar. (Zümer ?)
47-
Namazlarını hakkıyla kılarlar. Onun özünde mirac sırrını bulurlar.
(Enam 7)
48-
Affedicidirler. (Bakara 137)
49-
Adaletlidirler. (Bakara 8)
50-
Dini değerlere saygılıdırlar. (Hac 3)
51-
Kurban onlar için bir hayvan değil nefislerinin hevasıdır. (Hac 37)
52-
Allah (c.c.) takva kelimesini onların kalplerine yerleştirmiştir.
(Fetih 26)
53-
İç âleminde ilhama mazhardırlar. (Şems 8)
54-
Cennetin varisleridirler. (Furkan 15)
55-
Geçmiş ümmetlerden öğüt alırlar.
56-
Ölürken varislere adil davranırlar. (Bakara 180)
57-
Dünyada ve âhirette emin makamlardadırlar. (Zariyat 15-16)
58-
Pek az uyurlar. Seherlerde istiğfar ederler. Mallarından muhtaçlara
verirler. (Zariyat 17-18-19)
59-
Yardımcıları ancak Allah (c.c.) dır. (Casiye 10)
60-
Kıyamet günü herkes kendi derdinde iken hususi muamele ile bahtiyar
olurlar. (Zuhruf 67)
61-
Haşir günü herkes kendi derdinde iken, hususi muamele ile bahtiyar
olurlar. (Nebe 31-36 arası)
62-Cennet içinde bahçeler, saraylar, nehirler, cennet kızları onlara
bağışlanır.(Nebe 31-36)
63-
Allah yolunda cihad ederken kâfirlere karşı çok sert, müminlere
karşı gayet yumuşak olurlar. (Tevbe 44-123)
64-
Başlarında ilahi bir lider bulunur. (Furkan 74)
65-
Cennet mahşerde muttakilerin ayağına getirilir. (Şuara 90)
66-
İlahi kitaplar onlar için bir (…)
67-
Onlar sözleriyle ve fiilleriyle Allah ve Resulünün önüne geçmezler.
(Hucurat 3)
68-
Yeryüzü aslında muttakilerin yaşaması için yaratılmıştır. Allah
Teâlâ onların dışındakilerin yaşamasına rızası ile izin vermemiştir.
Onun için yaşadıkları bölgeleri eşyaları gasp etmiş durumdadırlar.
Aslında yedikleri içtikleri, giydikleri hep muttakilere aittir.
Muttakilerin haklarını aldıklarından kıyamet günü bunu acıklı bir
azapla ödeyeceklerdir. (Araf 128)
69-
Kelamullah’ın tilaveti onlara kolay kılınmıştır. (Meryem 97)
70-
Kafirlere de olsa, sözleşmelerine riayet ederler. (Tevbe 4)
5. MAKAM:
VERA
Vera: Allah Teâlâ'nın Kur’an`da belirttiği, hoşlanmadığı,
sevmediği, hususlardan uzak durmak ve şüpheli olanlardan sakınmak
demektir.
Hazreti Peygamberimiz şöyle buyuruyorlar:
-“Kişinin kendini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesi
müslümanlığının güzelliğindendir.”Malayani: Şüpheli konular, kişiyi
ilgilendirmeyen fuzuli meseleler demektir.
Hz.
Ebubekir (r.a.) efendimiz bildiriyor:
-Sahabe-i Kiram hazretleri: “Her hangi bir harama düşmekten endişe
ettiğimizden dolayı helallerden yetmiş çeşidini bıraktık.”
buyurmuşlardır.
Sevgili peygamberimizin söyledikleri:
-“Günah kalbinde tereddüt uyandıran şeydir. Sana şüphe vereni bırak
vermeyene bak.”
M.
Feyzi Efendi Hazretleri:
-Mümin bir kulda takva yolunda sabır ve sebatın neticesi, vera
mekanizmasının oluşabileceğini beyan etmişlerdir. Böyle bir kimsede
herhangi bir organ vasıtası ile vera mekanizması çalışmaya başlar.
Mesela şüpheli bir şeye elini uzatırsa parmağı titrer.
Efendinin şahsında vera:
Feyzi efendi hazretleri sanki bir vera madeniydi. Vera onun
şahsiyetinde öyle yerleşmişti ki hal ve hareketlerinde tezahürlerini
görmek mümkündü. Oturup kalkmasında, uzanıp yatmasında,
okumasında, yazmasında, konuşmasında, bakmasında, hiddet edip kaşını
çatmasında, küfrü ve fıskı atmasında, gönülleri yakmasında, ilahi
cevherler satmasında hep veranın nişaneleri görünürdü, bilinirdi.
6. MAKAM:
ZÜHD
Yüce
Peygamberimiz (s.a.v.) in ifadesi ile zühd:
Kişiye hikmetin telkin buyrulduğu, kutlu bir yolla ihsan olunduğu,
mübarek bir makamdır. Bu makamın eri olan zahid dünya ile avunmaz.
Dünyadan kaybettiği için hüzün duymaz. Hak Teâlâ katında olanlarla
kutlu ve mutlu olur.
Zühd
üç kısımda incelenmiştir:
1- Haramı terk
etmek.
2- Helalin
fazlasını terk etmek.
3- Allah
Teâlâ’dan meşgul eden her şeyi terk etmek.
Vera
mekruh ve haram içinde yer alırken, zühd helaller ve mübah sahasında
cereyan eder. Zahid meslek olarak, ahiret yurduna hazırlık
oluşturan amelleri seçer. Bu işleri yaparken kendisine kudsi bir
rehberi gerekli görmüştür.
Yüce
peygamberimize sormuşlar:
-İnsanların en zahidi kinmdir ey Allah'ın resulü?
Cevabı:
a-Kabri içinde çürümeyi unutmayan.
b-Dünya ziynetinin fazlasını terk eden.
c-Baki olanı fani olana tercih eden.
d-Kendisini ölülerden sayan.
Halisane ve devamlı yapılmak şartı ile vera ve zühdün her türlüsü az
da olsa makbuldür.
7. MAKAM:
SAMT (SUSMAK)
Allah Teâlâ'nın özel rahmeti vardır ki onu herkese değil seçip tayin
buyurduğu pek az kullarına tahsis etmiştir ki onlar peygamberler,
sıddıklar, şehitler ve salih müminlerdir. Bu rahmet; sevgiye,
rızaya, mağfirete dayanır. İlahi heybetin sırlarını taşır. Samt
makamına eren bir velayet ehli, kendisini sonsuz varlığın azamet-i
kibriyası karşısında buluverir. Bu kutlu buluş ve mukaddes
huzurda yer alış daha önceden hareket halinde olan dilini tutmasına
sebep olur. Mukaddes konuşmasının yüceliği karşısında kul susar
olur. Hem yüceler yücesini dinlerken konuşmak, edebe ters düşen bir
harekettir. Bilen konuşur bilmeyen susar. (Taha 128) Samt,
kulun sözü ile susup, özü ile Cenab-ı Akdes’i dinlemesi ve onun yüce
kelamını varlıklara aktarması demektir.
Bu mertebe şu şekilde özetlenebilir:
a-Dilin sükutu: Zahiri konuşmayı bırakmak.
b-Nefsin sükutu: Nefsin kendi kendine konuşmayı kesmesi. Çünkü
bu nevi konuşmalar genelde heva ve hevese yöneliktir.
c-Kalbin sükutu: Kötü huylu konuşmalardan kalbin uzak olması.
d-Ruhun sükutu: Allah Teâlâ'nın yüceliklerini ilgilendirmeyen
her vasıftan uzak olmak.
Yüceler yücesi Rabbimiz biz acizleri de layık olmadığımız halde
yüceliklerine ve sonsuz güzelliklerine ermeyi ihsan buyursun. Âmin.
8. MAKAM:
HAVF (Korku)
Yüceler yücesi Rabbimiz, biz yaratıkları imtihan ederek, ilahi
yüceliklerini ihsan etmek için korku mekanizmasını bünyemize
yerleştirmiştir. (Bakara 155) Zat-ı Akdes’inden kesin olarak
korkulmasını ferman buyurmuştur. (Âl-u İmrân 175, Bakara 41)
Havfın insan üzerindeki etkisi:
Anlatılan tüm makamlar insanın Allah Teâlâ hazretleriyle kulluk
yönünde irtibatını yükselmesini sağlayan vesilelerden ibarettir.
Allah'tan korkmayan kul başka varlıklardan korkmaya başlar.
Havfın değişik boyutları:
Muhammed Feyzi Efendi, korku mekanizmasının değişik boyutlarından
bahsetmişlerdir.
1. Boyut: Havf: Allah Teâlâ hazretlerinin azabından, gazabından
korkma keyfiyetindeki istikrar durumudur. Korku makamının alt
yapısını oluşturur. Bu makamda yer almayan bir müminin küfür
dairesinde yer alacağı tabiidir.
2. Boyut: Kabz: Celali tecellisinin verdiği sıkıntı kalpte
tutulma, daralma keyfiyetidir.
3. Boyut: Heybet: Kulun havf makamında erime derecesine
ulaşmasıdır. Cemal tecelliyatı ile üns cereyan eder.
9. MAKAM : RECA
Reca, havfın zıt yöndeki ifadesidir. Allah Teâlâ'nın kullarına ümit
bahşeden nice buyrukları vardır. (Zümer 5) Havfta; Sükunet,
heybet ve azamet,Recada; Ümit, saadet, selamet vardır. Bu
makamları ikmal etmiş büyük mana ulularımız adı geçen iki makamın
birbirini tamamladığını ifade etmişlerdir.
Reca halinin kul üzerinde tezahürleri:
Reca
makamına ulaşan bir mümin Allah Teâlâ hazretlerine sonsuz itimat ve
güven besler. Etrafına rahmet, nur, feyiz iman bahşeder.
Ümitsizlikle ölümünü bekleyenlere yeniden dirilişin bir araya
gelişin hayat iksirlerini bahşeder.
Recanın kendi içinde mertebeleri:
Mehmet Feyzi Efendi hazretleri bu makam için üç mertebeden
bahsetmişlerdir.
Reca halinin mertebeleri:
1-RECA: Huzur ve sükûnun emniyet ve sürurun, zevk ve neşenin
genel manada mümindeki hal ve durumudur.
2-BAST: Yayılma, açılma anlamlarına gelir. Velayet-i vusta
sahibi müminin reca mertebesini oluşturur. Bu derecede bulunan
veliyullah, Cenab-ı Kibriya’nın “el-bâsit” ismi şerifine mazhar
olur. Dar düşünceden, sıkıntıdan uzaklaşır. Tüm davranışlarıyla
etrafındakilere sevgi ve şefkatler dağıtır.
3-ÜNS: Velayet-i Kübra ehlindeki mertebedir. Kul bu mertebede
aşırı sevgi ile dolmuştur. Kutluluk vadisine ulaşmıştır.
Her
hal-u karda yüceler yücesi Mevla’mızın inayetine, sevgi ve şefkat ve
merhametine muhtacız. Hangi hal ve durum üzere olursak olalım
Rabbimizden, onun lütuf ve ikramından ümit kesmememiz gerekir.
Azabından, gazabından ve intikam alıcılığından güven içinde olmamız
gerekir.
Vasat bir ümmet:
Bizler seçilen bir ümmet olduğumuz için havf ve reca konusunda
dengeli olmalıyız. Çünkü Muhammed ümmeti geçmiş peygamber ve
ümmetlerin şahidi olacaktır. Bu yüzden, ahirette inkâr yoluna
başvuranlar peygamberlerini yalanlayanlar hüsrana uğrayacaklardır.
Hz. İsa ve Yahya (a.s.):
Muhammed Feyzi Efendimiz:
Bir
nevi teyze çocukları olan Hz. İsa (a.s.) ile Hz. Yahya (a.s.)ın
meşreplerinin farklılıklarını şöyle açıklamışlardır.
Hz. İsa (a.s.): |