|
MEHMED FEYZİ EFENDİ HAKKINDA
NE DEDİLER? |
MERHUM ALPARSLAN TÜRKEŞ (22 / 03 / 1996,
Cuma)
"Hoca Efendiyle Otuz Sene Kadar
Önce Tanışmıştık"
Kastamonu'ya
yaptığım bir gezi sırasında bundan otuz yıl kadar önce kendilerini
evlerinde bir akşam ziyaret ederek tanışmış, görüşmüş olduk. Merhum;
çok imanlı, ermiş, büyük bir şahsiyetti. İslâmiyet hepimizin kabul
edip iman ettiği gibi, Cenab-ı Hakk'ın insanlığı saadete, mutluluğa,
hak yola sevk için lutfetmiş olduğu, hediye etmiş olduğu sönmez bir
güneştir. Efendi Hazretleri, İslâmiyet'in bütün ulvi manasıyla ve
esaslarıyla dersini veriyordu. Bu hususta çok iyi yetişmişti, çok
bilgiliydi. Kendileriyle, gerek milletimizin kalkınması meselelerini
ve gerekse devletimizin yaşatılması meselelerini birçok defalar
görüştük. Daha doğrusu kendilerinin irşadını aldım. Bu
münasebetle de kendileriyle çok yakın tanışır olduk. Bu vesileyle
kendisinin ilim alanında da çok derin olduğunu gördüm. Kendi el
yazısıyla, eski harflerle yazılmış yazılarını, defterlerini gördüm.
Bildiğiniz gibi eski alfabemizin 6-7 tür yazı çeşidi vardır. Eski
kitaplar, kitabeler de bunlarla yazılmıştır. Sülüs, ta'lik, tevki
bunlardan bazılarıdır. Efendi Hazretleri'nin yazısı matbaada
basılmış yazılardan daha güzel, daha temiz ve intizamlı idi.
Herhalde o yazılar ve defterler şimdi evinde, oğlundadır. Bunları
zaman zaman bana da gösterme lutfunda bulunmuşlar, yazmış oldukları
bazı şeyleri birlikte okumuştuk. Eski yazıyı ben de çok iyi bilirim.
Zaten kendileriyle mektuplaşmalarımızı eski yazıyla yapıyorduk. Ben
kendilerine eski yazıyla yazıyordum. Böylece münasebetlerimiz
sürüyordu.
"Türk Milletine Karşı Büyük Sevgi
Besleyen Örnek Bir Şahsiyetti"
Kendileri hem şahsi hayatında temiz,
dürüst, örnek bir şahsiyetti; hem de çok imanlı bir kişiydi. Türk
milletine karşı büyük sevgi besleyen, milletinin iyiliği için dua
eden, yol gösteren bir insandı. İslâmiyet ile Türklüğün içiçe,
birbirinden ayrılmaz olduğunu her zaman vurgularlardı. Zaten biz de
daima bu görüşle hareket ettik. Yani siyasi parti olarak bütün
siyasi programımızın temelini buna dayandırdık. İslâmiyet ile
Türklük temeline... Bunların birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini
belirttik. Çünkü Türklerin İslâmiyet'le şereflenmeleri 1200 seneyi
geçmektedir. Türkler İslâmiyet'e girdikleri günden beri çok ihlaslı
Müslüman olmuşlar ve İslâmiyet'in hizmetinde her türlü fedakârlığı
yapmışlardır. İslâmiyet'in öncüsü, kalkanı ve kılıcı olmuşlardır.
(...) İşte Merhum Efendi Hazretleri bütün bunları çok iyi bilen bir
kimseydi. Türk milletinin Allah'ın ordusu olduğuna inanan
kimselerdendi. Ben de aynı görüşteyim. Bu konularda kendileriyle çok
güzel sohbetlerimiz olmuştur.
"1976 Yılındaki Haclarında da
Buluşmuştuk"
Bizim hacca gidişimiz de Kastamonulu
Nurcu arkadaşlarımızın teşvikiyle olmuştur. Ben o zaman hacca
gitmemi daha erken buluyor, daha sonra gitmeyi düşünüyordum. Ancak o
sırada belediye seçimleri dolayısıyla Çankırı'da mitingimiz vardı.
Mitinge geldiğimde Tosya'dan ve Kastamonu'dan da mitinge katılmak
için gelmiş arkadaşlarla karşılaştım. Mitingten sonra il merkezinde
oturup sohbet ederken bu arkadaşlar bana: "Efendim, biz sizin bu
sene hacca gideceğinizi öğrendik. 'Genel başkanımızı orada yalnız
bırakmayalım' diyerek biz de hacca gitmeye karar verip
pasaportlarımızı çıkarttık. İnşallah orada buluşacağız."
dediler. Bu aniden söylenen sözler karşısında birdenbire ben
şaşırıp: "Evet ben hacca gitmeyi düşünüyorum ama bu sene
düşünmüyordum." dedim. Onlar: "Yok, bize bu sene gideceğiniz
söylendi!" diye ısrar ettiler. Sonra Ankara'ya geldim. Bu sefer
Konya'dan gelen arkadaşlar da oldu. Onlar da aynı şekilde: "Biz
sizin hacca gideceğinizi duyduk. Biz de 'Genel başkanımızla orada
beraber olalım' diye hacca gitmeye karar verdik" dediler. Böyle
birkaç yerden aynı yönde istek gelince ben bunu Cenab-ı Allah'ın bir
işareti, bir emri olarak telakki ettim. "O halde tamam, yolumuz
açıldı, gitmem lazım" dedim. Hemen hazırlığa başladık. Genel
İdare Kurulu'nda da meseleyi arkadaşlara açınca hepsi çok memnun
oldular. "İsabetli olur" dediler. Hatta bazıları: "Biz de
sizinle beraber geleceğiz" dediler. Böylece haccetmemiz nasip
olmuştur. Daha Cidde'de uçağın merdivenlerinden inerken baktım,
bizim Kastamonulu ve Tosyalı arkadaşlar beni karşılamaya gelmişler.
Hepsi bembeyaz ihramlara bürünmüş vaziyetteydiler. Zaten biz de
uçakta, yolda iken ihrama bürünmüştük. Mekke'ye, Kâbe'ye ilk
ziyarete gelince, Efendi Hazretleri'ni de Mekke'de kaldıkları eve
gidip ziyaret ettik. Evlerinde sohbet ettik. Sonra Mina'dayken de
gece çadırlarına gidip, orada dostlarla, arkadaşlarla oturup onun
kıymetli derslerini ve sohbetlerini dinliyorduk. Bu bakımdan hac
benim için çok isabetli oldu. Orada Efendi Hazretleri'yle buluştuk,
birleştik, beraberce hac farizasını yerine getirdik. Benim bu ilk
haccımdı. Ancak Efendi Hazretleri daha önce de birkaç sefer
haccetmişlerdi.
"Davamıza Daima Maddi ve Manevi
Destek Olmuşlardır"
Kastamonu'ya gitiğimi zaman
kayınbiraderi Enver Bey vasıtasıyla haber gönderirdim. Kendileri
daima bizi kabul buyururlardı. Evlerine giderdim. Böylece birçok
görüşmelerimiz olmuştur. Kendilerinden daima ihlaslı bir şekilde
yardım, destek ve muzâheret gördük. Davamızın muvaffak olması için
pek çok maddi ve manevi destekleri olmuştur. Allah kendilerinden
razı olsun. Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsın. Çok derin,
şuurlu, çok imanlı, çok muhterem bir şahsiyetti. Davamız daima ondan
güç almıştır. Biliyorsunuz daha sonra 12 Eylül oldu. O zaman bizler
haksız bir şekilde tutuklandık. Gençlerimizle, dava arkadaşlarımızla
hapislere atıldık. Kastamonu'daki kardeşlerimiz bizi hiç yalnız
bırakmadılar. Mahkemeler sırasında her celsede Kastamonu'dan ve
Tosya'dan kopup gelen üç-dört arkadaşımız yaz-kış, yağmurda-karda
bizi yalnız bırakmadılar. Ayrıca ailelere gerekli maddi ve manevi
yardımda bulundular. Erzak getirdiler, para yardımı yaptılar. Bütün
bunların hepsi bize Mehmed Feyzi Efendi Hazretleri'nden gelmişti. O
bakımdan da kendilerine çok minnettarım, kendilerine borçluyuz.
Allah kendilerinden razı olsun. Hem maddeten, hem manen davamıza çok
güç vermişlerdir.
"Keşke Cenâb-ı Hak Ömrünü
Uzatsaydı"
Bu bakımdan vefatını duyunca çok
üzüldük. Tabii bu Cenâb-ı Hakk'ın bir takdiridir. Cenâb-ı Hakk'ın
takdirine karşı da boynumuz kıldan incedir. Ancak böyle değerli bir
zatı kaybetmekten dolayı üzüntümüzden Cenâb-ı Hakk'a karşı: "Ya
Rabbi! Keşke bu muhterem zatın ömrünü biraz daha uzatsaydın!"
diye içimizden geçirmeden de edemedik. Bana göre de genç sayılacak
bir yaşta vefat etmişlerdi. Takattan düşmüş, yaşlı görünen bir zat
değildi. Yüzü gayet nuranî, gayet sevimli, sıhhatli görünüşlüydü.
Yüzünde sararma filan yoktu. Allah gani gani rahmet eylesin.
"Onu Diğer Âlimlerden Ayıran
Özellikler"
O muhterem zatın en bariz özelliği, çok
ihlaslı, samimi ve dürüst olması, maddi çıkar kaygısı taşımamasıydı.
Bunların yanında Türk milletine olan sevgisi vardı. İslâm
ulemâsından bazıları Türk milletini sevmeyi, milliyetçiliği İslâm'a
aykırı, İslâm'ın yasak ettiği bir nevi ırkçılık gibi ifade
ediyorlardı. Efendi Hazretleri ise bunu katiyyen doğru bulmuyorlar
ve bunu ilmi bir şekilde izah buyuruyorlardı. Kur'an-ı Kerim'den
âyetler tilâvet buyurarak, Rasûlullah Hazretleri'nin hadis-i
şeriflerinden örnekler göstererek onların görüşlerinin doğru
olmadığını ortaya koyuyorlardı. Türk milleti Allah'ın askeridir.
İslâm'a girdiğinden beri İslâm'ın hizmetinde olmuştur. Onun için
milletini sevmek suç değildir, İslâm'a aykırı değildir. Nitekim
Rasûlullah Hazretleri'nin: "Kişi kavmini sevmekle kınanamaz!"
şeklinde hadis-i şerifleri vardır. Yine: (Hubbu'l-vatan mine'l-iman)
"Vatan sevgisi imandandır" hadis-i şerifleri de vardır.
Bunlar vatanımızı-milletimizi sevmemiz ve ona hizmet etmemiz
gerektiğini gösteren manevi delillerdir. Bu şekilde Türk milletini
çok sevmesi, ona hizmet etmeye teşvik etmesi ve bu fikre sahip
olanları desteklemesi, Mehmed Feyzi Efendi'yi diğer ulemâdan ayıran
özelliklerdendir. Bu sebepten biz de ona çok ısınmış ve ona çok
bağlanmıştık.
"1988 Ziyaretimde Kendilerinden
Manevi Desteklerini Rica Etmiştim"
Bildiğiniz gibi bir 12 Eylül yaşamış ve
ben beş yıl hapiste kalmıştım. Tabii o arada partimiz kapatılmış ve
partimiz mensuplarından bazıları da çeşitli partilere dağılmışlardı.
Bir kısım arkadaşlarda da maneviyat zayıflığı oluşmuştu. Bu
konularla ilgili Efendi Hazretleri'nin hem irşadını sordum, hem de
bizim yeniden derlenip toparlanabilmemiz için gerekli manevi desteği
yapmasını rica ettim. Bunlarla ilgili konuşmalar yaptık. Bunun
yanında ailevi bazı konular ve Efendi Hazretleri'nin hastalığı
hakkında konuştuk. Sağlık meselesi üzerinde durdum. Efendi
Hazretleri'nin sağlığı ile daima ilgileniyordum. Böyle değerli,
ülkemiz için çok yararlı bir zatın sağlıklı olması çok önemliydi.
Daha önceki rahatsızlıklarını haber alınca da, imanlı, işinin ehli
doktor arkadaşlardan göndermiştim. Bir kaç tanesini lutfedip kabul
etmişler ve onlara sohbet edivermişler. Daha sonra, başka
yapabileceğimiz bir hizmet olup olmadığı hakkında kendilerine mektup
yazdım. Kendileri, şimdilik ihtiyaç görmediklerini bildirmişlerdi. O
gün de kendilerinden istirham ederek, kendilerini tedavi ettirmek
için ricada bulundum. Bizim her çeşitten ehliyetli, imanlı doktor
arkadaşlarımız bulunduğunu, onları buraya gönderebileceğimizi, yahut
da kendilerinin Ankara'ya teşrifleri halinde en iyi, özel
kliniklerde ve yahut hastanelerde baktırabileceğimizi söyledim ve:
"Siz dinimiz için, memleketimiz için lazımsınız" şeklinde
rica ve ısrarlarım oldu. Fakat kendileri can kaygısından uzak bir
kimseydi. Öyle kendi sağlığı için hastaneye gitmek, doktora gitmek
gibi şeylere önem vermeyen biriydi. Sonunda: "Takdir-i İlâhi ne
ise biz ona razıyız. Malumunuz insanlar, hepimiz faniyiz. Cenâb-ı
Hak ne zaman takdir etmişse, o zaman ruhumuzu teslim ederiz. Hem
şimdi kendimi iyi hissediyorum. Kalkıp Ankara'ya gitmeye gerek yok!"
buyurmuşlardı.
(Buradaki bilgiler Şaban Kalaycı'nın,
Hamle Yayınları tarafından 1996 yılında İstanbul'da basılan
Mehmed Feyzi Efendi-Karanlıktan Aydınlığa isimli kitabından
alınmıştır. Bkz. sf. 411-416)
Namık Kemal ZEYBEK
(Kültür Eski Bakanı / Ahmet Yesevi
Üniversitesi):
"Hayatımın En Huzurlu Gecesi"
1976
yılında Keles Kaymakamı idim. Ilgaz Kaymakamı iken adını çok
duyduğum ama tanıma fırsatı bulamadığım Kastamonulu Mehmed Feyzi
Efendi Hazretleri'yle görşmek istedim. Bu niyetle tek başıma
Kastamonu'ya geldim. Oraya gece vardığım için otel aramaya başladım.
Otellerin hiçbirinde yer yoktu. Bu yüzden Nasrullah Camii'nin
şadırvanının başında sabahladım. Hayatımda o geceki gibi tatlı bir
huzur duyduğumu hatırlamıyorum. Sabahleyin namazdan sonra cemaate
sordum. Cemaatten birisi bana, Hoca Efendi'nin orada bir yakınının
bulunduğunu, onun beni götürebileceğini söyledi. Meğer o zat Hoca
Efendi'nin kayınbiraderi olan Camcı Hacı Enver Eroğlu imiş. Önce
beni dükkanına götürdü. Dükkanını açtı ve bana orada kahvaltı
yaptırdı. Sonra birlikte Hoca Efendi'nin evine gittik. Evde benim
ilk dikkatimi çeken, adeta gözlerinden ışık çıkan bir insan oldu!
Bende öyle bir etki uyandırdı. Sonra oturduk. Benim ona tasavvufla
ilgili soracaklarım vardı, bir takım problemlerim vardı; onları
sormak için gitmiştim. Ancak soruları sormama gerek kalmadan o
soruların cevabını uzun uzun anlattı! Sonunda öğle yemeğine kalmamı
istedi. Öğle yemeğinde de et yemeği ve pilav vardı.
"Az Yiyip Yaşamak da, Cok Yiyip
Hazmetmek de Kerâmet"
Onda dikkatimi çeken diğer bir
hususiyeti, yemekte benimle birlikte bayağı yemek yemesiydi.
İçimden: "Bir insan bu kadar yemek yiyerek böyle firâsetli
olabilir mi?" filan diye geçirdim! Çünkü kendisi hem fasih, hem
beliğ ve talâkatlı konuşuyordu. Sanki ağzından sözler yağ gibi
akıyordu. Herhalde düşüncemi okudu ki, şöyle bir söz söyledi: "Az
yiyip yaşamak da kerâmet, çok yiyip hazmetmek de kerâmet!"
Dışarı çıkınca içimden geçirdiğim düşüncemi söyledim. Onlar Hoca
Efendi'nin aslında günde bir defa yemek yediğini, sadece öğlen
yemeği yediğini; sabah ve akşam yemediğini, bu yüzden bana çok yemek
yer gibi geldiğini belirttiler. Bu şekilde hatıralarını muhafaza
ederek döndüm ve yıllar sonra cenazesinde de bulunmak nasip oldu.
(Şaban Kalaycı, Mehmed Feyzi Efendi'den
Menkıbeler-Karanlıktan Nura, s. 168-169, Hamle Yayınları, İstanbul.)
Prof. Dr. Mücteba UĞUR
(Ankara Ünv. İlâhiyat Fakültesi Emekli
Hadis Öğretim Üyesi):
"Sadece Bir Müdür"
Ankara'da hastahanede yatmakta iken bir
telefon aldım. Eski bir dost, Muzaffer Ertaş Hocam, Mehmed Feyzi
Efendi'yi anmak gibi hayırlı bir hizmetten bahsederek benim de bu
toplantıda bir konuşma yapmam ricasında bulundu. Ciddi bir
rahatsızlığım vardı. Tansiyonum bir türlü çıkmıyordu. Ama Mehmed
Feyzi Efendi'nin ruhaniyetiyle inşallah şifa buluruz, tekrar
sağlığımıza kavuşuruz ümidiyle bu teklifi sevinçle kabul ettim. Ve
Allah'a şükür kısa zamanda sağlığımı tekrar kazanmış oldum.
(...) Büyük milletler, aralarından büyük
insanlar çıkarabilen milletlerdir. Ama nasıl bir büyük insan?
Başkası tarafından yapmacık olarak büyütülen değil; bağlı olduğu,
dayandığı meşreb itibariyle kendisini yüceltmiş ve başkaları
tarafından da, bilhassa yüce kimseler tarafından da yüceliği tasdik
edilmiş bir insan! Yani dayandığı yüce kaynak itibariyle yücelmiş ve
bilhassa ehil kimseler tarafından yüceliği onaylanmış insanlar!..
İşte biz Merhum Mehmed Feyzi Efendi Hazretleri'nde böyle bir gönül
yüceliği olduğunu, onun böyle bir gönül pırıltısına sahip yüce kimse
olduğunu görüyoruz. O da Rasulullah (a.s.)'dan ve Kur'an-ı Kerim'den
devşirmiş olduğu yüce hasletlerin tabii bir sonucu oluyordu.
(...) Ben 1966 yılı 10 Şubat günü bir
müdürle Kastamonu İmam Hatip Okulu'nu açtım. Hani bir söz vardı:
"Bir müdür, bir mühür" diye... Bende mühür de yoktu! Göreve başlama
yazısını yazacağım kağıdı Abdurrahman Paşa Lisesi müdüründen aldım
ve onların daktilosunda yazdım. Okulda hiçbir şey yoktu ama bir ümit
ve heyecan vardı. Bu ümit Allah'ın izniyle meyvelerini verdi. Ve ben
de işin içine maneviyat kokusu sinsin diye, esmâu'l-hüsna (Allah'ın
güzel isimleri) sayısınca, yani 99 öğrenci kaydettim. Aradan bir kaç
ay geçti, o yılın Mart ayı geldi. Hacıları uğurlayacağız. Kulakları
çınlasın (şimdi merhum oldu) Sinan Bey Câmii imamı Boyacı Hafız (Lütfullah
Kırkbeşoğlu) hacıları uğurlama duasını benim yapmamı rica etti.
Benim bu duam Sinan Bey Câmii minaresi hoparlöründen de yayınlandı.
Malumunuz olduğu üzere Merhum Mehmed Feyzi Efendi'nin evi de oraya
yakın olduğu için duamı duymuşlar ve duayı kimin yaptığını
sormuşlar. Benim olduğumu öğrenince "Allah muvaffak etsin" diye dua
etmişler. Ben İmam Hatip Okulu'nu açmaya ne kadar hevesli isem,
Mehmed Feyzi Efendi de aynı şekilde okulun açılışına hevesli idiler.
Aradan bir müddet zaman geçtikten sonra
o sırada Tosya Müftüsü olan hemşehrim Ömer Şahin geldi ve onunla
birlikte Feyzi Efendi'yi ziyarete gittik. Elini öpüp oturduk. Bu ilk
karşılaşmamızda bende dirayetli, bilgili ve her şeyden önce müeddeb
(edepli) bir gönül eri intibaını uyandırdı. Kendisinden istifade
edilir bir ilim adamıydı. Ancak benim kendisini sık sık ziyaret
etmememi istedi. Bunu asıl görevimize bir zarar gelmemesi için, beni
korumak için yapıyordu. Ama manevi irtibatımız hiç kesilmedi. Benden
hiçbir zaman feyizlerini kesmediler.
(...) O ilk derste konu, "Bedee'l-İslâmu
ğarîben..." hadis-i şerifini açıklama yönünde olmuştu. Bendeniz
İmam Hatip okullarında daha önceden hadis dersleri okutmuştum. Daha
sonra da Cenâb-ı Hak bu uzmanlık dalını bana nasip etti. Dolayısıyla
bu hadis-i şerifi biliyordum. Ama yorumunu ilk defa değişik bir
şekilde Mehmed Feyzi Efendi'den o gün dinlemiştim. Onun yorumu benim
çok hoşuma gitti ve kendi bildiğim yorumumu bırakarak onun tercih
ettiği yorum yönünde bu hadisi öğrencilerime anlatmaya çalıştım.
Çünkü onun yorumunda bir ümit ve dolayısıyla o yönde çalışmaya bir
teşvik vardı. Bu ise İslâm toplumları için daha uygundu."
"Ücretsiz Halk Eğitimi Yapan Bu
Kimseleri Desteklemek Lâzım!"
1987 yılında "Türk Kültür ve
Tarihinde Kastamonu" isimli bir sempozyum vesilesiyle birkaç
arkadaş Kastamonu'ya gelmiştik. Mehmed Feyzi Efendi'yi ziyaret etmek
istedik. Kastamonulu değerli dostum Prof.Dr. Abdülkerim
Abdülkadiroğlu, Gazi Üniversitesi İnkılap Tarihi Enstitüsü
Başkanı Prof.Dr. Kâzım Yaşar Bey, İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi İslâmi İlimler Araştırma Enstitüsü Başkanı
Prof.Dr. Ahmet Suphi Fırat Bey ve bendeniz ziyaretine karar
verdik. Önce Araçlı dostumuz Hasan Yeğin Bey'den haber gönderdik.
"Hastayım ama madem Mücteba Bey gelmiş, buyursunlar" davetiyle
gittik. Giderken: "Madem Hoca Efendi hasta imiş fazla oturup
rahatsız etmeyelim" diye de konuşmuştuk. Fakat ulemânın,
sulehânın yanında vaktin nasıl geçtiği anlaşılmıyor. Bir baktık ki
orada sohbet dinlerken bir saat geçmiş! Sohbet de hâlâ olanca
tatlılığıyla sürüyordu. Fakat benim içimde kendisini rahatsız
ediyoruz diye bir ukte vardı. Hani bir söz var: "Ulemâ yanında
diline, evliyâ yanında kalbine sahip ol!" diye... Mübarek
Merhuma malum olmuş ki, "Sohbet uzadı diye sıkılmayın!"
buyudular!
Bir ara ben zihnimde olan bir sorumu
dile getirdim. Bu ziyaretimizden birkaç gün önce memleketim olan
İskilip'te Ebu's-Suûd Efendi'nin, babası adına yaptırmış olduğu
camide sabah namazını kılıp kabristan ziyareti için dışarı
çıktığımızda bir baktık gökyüzünde ay ile yıldız -aynı
bayrağımızdaki gibi- bir araya gelmişler! Ben bu olayın bir anlamı
olup olmayacağını Hoca Efendi'ye sordum. Verdiği cevap engin bir
iman ve teslimiyetin, engin bir gönül adamı olmanın izlerini
taşıyordu. "İyi olur inşallah!" cümlesiyle kısaca olayı fâl-i hayr,
yani tabiattaki olayı iyiye yorumlamaktı. Teşe'üm, kötüye yorumlama
değildi. Ziyaretimizi tamamlayıp dışarı çıktığımız zaman Prof.Dr.
Kâzım Yaşar Kopraman Bey aynen şöyle söyledi: "Halk eğitimi için
milyonlarca para harcanıyor. Bakınız bu insanlar bu işi fahri
olarak, bir ücret almaksızın, mansıp-şöhret istemeden, sırf Hakk'ın
rızasına kavuşmak için yapıyorlar. Bunları desteklemek lâzım! Bu
şahıslar, edepsizlik telkin edilen yerde; edep, ahlâk, fazilet,
dürüstlük, bilgi, ilim ve irfan telkin ediyorlar. Ve bizzat bunları
yaşayarak güzel örnek oluyorlar. Böyle insanları baş tâcı etmek
lâzım!.."
"Onun Ahlâkı Peygamber Ahlâkı İdi"
Merhum Feyzi Efendi, son derece mahviyet
sahibi birisiydi. Bu ahlâkı, tıpkı hiçbir ücret beklemeden yaptığı
bir nevi kamu hizmeti olan eğitim işinde olduğu gibi, Peygamberlere
ait bir haslettir, özelliktir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de Cenâb-ı Hak
Peygamberimize şöyle buyurmaktadır: "Fe-bimâ rahmetin mina'l-lâhi
linte lehüm" "Sen Allah'tan bir rahmet sebebiyle onlara
yumuşak davrandın." (Âl-i İmrân Sûresi, 159) İşte Rasulullah
Efendimizin o ipek yaratılışı, ahlâkı, o güleç yüzü sırf Cenâb-ı
Hakk'ın rahmeti sebebiyledir. Bu ise irşatta, eğitim ve öğretimde
şart olan bir husustur. Nitekim bunun hikmeti, âyette şöyle
açıklanır: "Velev künte fazzan ğalîza'l-kalbi le'n-faddû min
havlik" "Eğer sen katı kalpli, sert huylu olsaydın etrafından
dağılıp giderlerdi!" (Âl-i İmrân Sûresi, 159) Tebliğ ruha
yapılır. Ruh ise huşunetten (sertlikten) hoşlanmaz. İşte risâletteki
bu özellik, Mehmed Feyzi Efendi'de aynen tecelli etmişti. Zaten
hiçbir karşılık beklemeden yaptığı kamu hizmeti de Peygamberlere has
bir özelliktir. Bunu da Peygamber (a.s.)'ın nübüvvet nurundan
devşirmiştir. Mesela Şuarâ suresinde beş tane Peygamberin ağzından
ve değişik sûre ve âyetlerde de Peygamber (a.s.)'ın ağzından şöyle
nakledilir: "Ben buna (tebliğime) karşı sizden bir ücret de
istemiyorum. Benim mükâfatım ancak âlemlerin Rabbine aittir. (Şuarâ
Sûresi, 127) Çünkü risâlet Allah'ın kullarına lutfettiği en yüksek
mertebedir. Peygamberlerin vârisleri olan âlim ve ârifler de bu
yüzden hasbîliği tercih ederek yüce mertebelere ulaşmışlardır.
"Zamanımızın Dünya Çapında Büyük
Gönül Erleri Kimlerdir?"
Mehmed Feyzi Efendi, sadece yurdumuzda
değil bütün İslâm âleminde tanınan bir kimsedir. Buna ait bir
anektod nakletmek istiyorum: Hastanede yatarken Kastamonu'dan bu
konuşmayla ilgili teklifi alınca, yanımdaki somyada hasta olarak
yatan gönül ehli, devletin üst düzey bürokratlarından olan arkadaşım
durumu öğrenince: "Yahu, bu senin hakkında konuşma yapman istenen
kimse Kastamonulu Mehmed Feyzi Efendi mi acaba?" dedi. "Ben
onun hakkında birşeyler dinlemiştim." dedi. Bendeniz de hadisçi
olduğum için öncelikle rivâyetin kaynağının sağlam olmasına dikkat
ederim. Onun için o arkadaşın anlattığı olayı bizzat yaşayandan
dinleyip not ettim.
Çorum Kubbeli Câmii İmam-Hatibi Hacı
Hâfız Rıfat Hoca şöyle anlatmıştır: "1965 yılında kara yoluyla
hacca giderken Tebük'te Pakistanlı, Tebliğ cemaati üyesi Gulâm
Efendi ile tanuıştık. Gulâm Efendi sohbet sırasında 'dünya halkının
sevgisinin odağı olmuş büyük gönül erlerini; ilim, ahlâk, mertebe
itibariyle yücelmiş kişileri tanıyor musunuz?' diye sorar. Onlar
hayır diye cevap verince: 'Yahu siz Türk değil misiniz?' der. Evet
dediklerinde kendisi şöyle devam eder: 'Dünyada hal-i hazırda halkın
sevgisine mazhar olmuş 7 tane gönül eri insan var. Bunlar
diğerlerinden seçilmiş, adeta kutup haline gelmiş, hatta
aralarında kutbu'l-aktâb derecesine ulaşmış kişiler bulunan
ulu kimselerdir. Bunların altısı Türkiye'de, birisi başka
memlekettedir. O altı kimse şunlardır:
-
Sivaslı İhramzâde İsmail Hakkı
Toprak
-
Onun talebelerinden Hacı Hasan
Akyol (Sivas Tekke Önü Mezarlığı'nda Abdülvehhâb Gazi
Hazretlerinin yanındadır.)
-
Osman Ateş Dârendevî Hazretleri
-
Merzifonlu Hacı Garip Hâfız
-
Kastamonulu Kalaycı Hacı Hâfız
Mehmed Feyzi Efendi
-
Medine-i Münevvere'de meskun
Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi
-
Türkiye dışında............. (Kaddesa'llahu
esrârahüm)
Allah cümlesine rahmet etsin, şefaat
ve himmetlerine nail etsin, âmin. (Bu bilgiler İbn-i Sina
Hastanesi'nde tedavi gören Sayın Yusuf Bey'in defterinden aynen
yazıldı. Ona da Rıfat Hoca'nın ağzından yazılmıştır.) Bu
sıralamada bendeniz, Mehmed Feyzi Efendi ismini duyunca
ürperdiğimi hissettim! Ta Pakistan'a kadar İslâm âleminin her
tarafına Mehmed Feyzi ismi yayılıyor, ama biz senede bir kere onun
için toplanıp bir Fâtiha okumaktan başka bir şey yapamıyoruz!
Aslında yapabileceğimiz en iyi şey onu sevmek, bağlılığımızı devam
ettirmek ve en önemlisi onun gösterdiği yoldan gitmektir.
"Adam Dediğin Milletini Sever"
(Hadis-i Şerif)
İmam Buhârî Hazretleri Kûfe'ye
geldiği zaman hadis meraklıları, bize hadis yazdır, diyorlar. O da
hayhay, yazdırayım, diyor. 'Dinleyin! Ben size bir hadis
yazdıracağım, ama onu kimse bilmez. Çünkü bunun râvilerinin hepsi
filan yerdedir. Onun için bu hadis yaygın değildir. O da Peygamber
Efendimizin dilinden çıkan şu dört kelimedir: İnne'r-racüle
yuhibbü kavmeh: Adam dediğin milletini sever!' [Bu rivâyetin
kaynağı için bakınız: Hâkim, Müstedrek, III, 141; Heysemî,
Mecmau'z-zevâid, IX, 126.]
Bir Müslüman öncelikle komşularını,
sonra hemşehrilerini, sonra bütün vatandaşlarını, sonra da
dindaşlarını sevmiyorsa, ona Peygamber (a.s.)'ın kastettiği manada
'adam' nazarıyla bakmak mümkün değildir! İslâmiyet sevgi dinidir.
Çünkü din kardeşlerini sevmek, tamamen imana bağlı bir olgudur.
Rasulullah (a.s.) bu konuda yine şöyle buyurmuştur: 'Birbirinizi
sevmedikçe (kâmil manada) iman etmiş olmazsınız. İman etmedikçe de
cennete giremezsiniz!
(Bu hatıralar, Şaban Kalaycı'nın Hamle
Yayınları tarafından basılan Mehmed Feyzi Efendi'den
Menkıbeler-Karanlıktan Nura adlı eserinin 91-95. sayfalarından
aynen alınmıştır.)
|